ÇANAKKALE’DEN GÜNÜMÜZE ALTI ALARM

ÇANAKKALE’DEN GÜNÜMÜZE ALTI ALARM

ÇANAKKALE’DEN GÜNÜMÜZE ALTI ALARM

 

Malumunuz olan bir misal vardır: Bir usta ressam yetiştirdiği çırağının tablosunu şehir meydanına koymasını ister. Kırmızı bir boya ve fırça bırak yanına; oraya bir not yaz, der. “Lütfen tabloda beğenmediğiniz yerlere bu fırça ile çarpı işareti koyunuz.” Bir süre sonra tabloyu almaya göndermiş öğrencisini. Genç ressam büyük bir moralsizlikle dönmüş. Çünkü tablonun her tarafında kırmızı çarpılar varmış! Bu sefer usta, çırağına yaptırdığı son tabloyu uzatmış. “Şimdi git bunu koy meydana, demiş, ama yanına bu sefer şu paletle boyaları ve fırçaları bırak. Yanına da bir not yaz: Lütfen bu tabloda beğenmediğiniz yerleri düzeltiniz!” Bir müddet sonra tabloyu almaya gittiğinde bir de ne görsün genç ressam? Tabloya kimse dokunmamış! İşte bir düşünce merkezinin yapması gereken kahvedeki amcadan, sendikadaki eylemciden, televizyonlardaki yorumculardan fazlasıdır. Eline paleti alıp memleket tablosu üzerinde düzelterek giderilmesi gereken yanlışları göstermektir.

 

Ne güzel söylemiş Akif:

 

“Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?

Onu en çolpa herifler de emin ol becerir!

Sade sen gösteriver “işte budur kubbe” diye,

İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye!

Ama “gel kaldıralım” dersen, işte o zaman,

Bir Süleyman daha lazım, bir de Sinan!”

 

Alarm’ın görevi bu iki ayaktan Süleyman olmak değil. Fakat elbette memleketin her alanda Sinan’larını, yani iş bilenlerini, akıl sahiplerini, uzmanlarını çözüm için yol göstermeye çağıran adres olacaktır. Bu saygıdeğer yolculuğunda, aydın sorumluluğunu yerine getirme çabasında ALARM’a başarılar diliyorum.

     

Çanakkale Zaferi’nin 109. Yılını idrak ediyoruz. Şehitlerimiz can vererek vatana borçlarını ödediler. Vatana borç sadece şehit olarak mı ödenir?

 

Tevfik Fikret’in dizeleri geliyor aklıma:

 

“Vatan senden hayat umar,

Sen yaşarsan o canlanır,

Vatan için ölmek de var,

Fakat borcun yaşamaktır.

 

Küçük asker, küçük asker,

Vatan senden hizmet bekler!”

 

Alarm’ı kuran arkadaşlarım aydın olmanın sorumluluğunu yerine getirerek borçlarını ödemenin bir yoluna girmiştir. Bu onurlu gayreti kutluyorum. Keşke coğrafi işaret kaydı gibi doğru hareket işareti de olsaydı. Alarm’a verirdim.

 

Çanakkale Savaşları hakkında toplam 17 esere imza atmış, Çanakkale için yazdıklarından dolayı altın kalem ödülüne aday gösterilmiş, Çanakkale Marşı’nın güfte yazarı ve Gelibolu Yarımadası 90. Yıl Tanıtım ve Geliştirme Projesinin Genel Koordinatörlüğünü yapmış bir kardeşiniz olarak bu heyecanı taşıyanlarla günlerce Çanakkale’yi konuşabilirim. Ancak bugünün anlamına uygun olarak seçtiğim yeni bir dünya düzenine giderken dikkatimi çeken 6 başlıkla Çanakkale’den mesajlar vermek istiyorum.

 

1. Hayatımıza çağırmamız gereken şey: Samimiyet

 

Ramazan ayındayız. Oruçlarımızın makbul olmasını dilerim. Bütün toplumlarda olduğu gibi manevi hayatımızın içini esasen dinden ziyade kültür doldurur. Ramazan Ayı da kaynağını dinden alan ve etrafında zengin anlamlar dünyası kurulmuş bir kültürel değerimizdir. “Ramazan mecnunu” diyebileceğimiz ecdadımız Osmanlı bize unutmuş olsak da miras olarak çok zengin bir Ramazan kültürü bırakmıştır. Öyle abartmıştır ki Ramazan ayına saygıyı, Ramazan ayının gün sayısı 30’dur diye sınavlarda 30 soru sorarlardı mesela. Osmanlı armasında 30 sembol bulunması Ramazan ayına hürmet göndermesiydi. Osmanlı’da nüfus sayımının 30 yılda bir yapılmasının da başka bir açıklaması yoktu. Hastalıkları sayan kitaplar kendini ’30 Hastalık‘ ile sınırlardı. Padişah kabullerinde gruplar 30’ar kişi halinde huzura kabul edilirdi. Bunun elbette dinle bir ilgisi yok. Fakat bu 30 sayısının Ramazan’ı ve dolayısıyla Allah’ı sürekli hatırlatan bir etkisi var. Hayatınızdan bu kültürel kodlamaları çıkartınca geriye heyecansız, tatsız, renksiz, kuru bir inanış kalıyor.

 

Nitekim Çanakkale’de savaş 401 gün sürmüştü. Haliyle içine Ramazan’ı da almıştı. 19.Tümen Kurmay Başkanı Binbaşı İzzettin Bey anlatıyor. 1915 Ramazan’ı Temmuz’a gelmiş. 16 saat 40-50 derece sıcakta açık alanda askerler… Şeyhülislam Ürgüplü Mustafa Efendi fetva yayınlamış: “Çanakkale cephesindeki askerlerin oruç tutması caiz değildir” diye[1]. Komutanlar Mehmetçiğe oruç tutmayı yasaklamış. İngilizler de Ramazan’da saldırıyı artırmıştı. Çetin çatışmaların olduğu birinci Ramazan gününün iftarında Binbaşı İzzettin anılarında yazıyor ki; “Bölüklerden gelen haberler herkesin oruç olduğunu bildiriyor. Ve biz onlara oruç tutmasınlar diye sahur vermemiştik!”

 

Bu bir dine mensup olmakla, hatta inanmakla bile olacak şey değildir dostlar. Bunun adı aşık olmaktır. Adanmaktır. Fetvaları aşan bir takva ile Allah’a bağlanmaktır. Bunun tam adı samimi olmaktır. Zaten din samimiyetten ibarettir. Samimi insan ihanet etmez, istismar etmez. İşte kaybettiğimiz ve hayatımıza çağırmamız gereken şey Çanakkale’deki bu samimiyettir, bu aşktır, bu heyecandır.

 

Çanakkale’den ilhamla ilk alarm zilini burada kurmalıyız: Herkesin birbirine karşı samimi olması her kilidi çözecek, her zorluğu yenecek bir kuvvet doğuracaktır.  

 

2. Anlam Zenginliği ve Sebepleri Çoğaltmanın Önemi

 

Ramazan üzerinden bir tespite daha ulaşmak istiyorum. Ramazan bizim için oruç ayıdır. Ama manasını karşılayan etimolojik anlam karşılıkları da vardır. Bir anlamı “ramaz” köküne dayalı “içten içe yanmak demektir. Kelimenin ilk şekli olan “ramadiyyu”nun anlamı yaprakları indirip sürükleyen güz yağmurları dönemi demekti. Bir üçüncü anlamı ise “ramda” mastarından gelir: örste dövülerek inceltme demektir.

 

Bir çırpıda üç anlam ve üç gaye çıktı ortaya: Ramazan’ı Hacı Bayram’ın “Yandı bu gönlüm tadında yanarak yaşamak da vardır, “Elmalı’nın Ramazan yağmurlarında arınma” yaklaşımı ile de yaşamak mümkündür. Ya da Alvarlı Efe’nin “incelterek merhamet sahibi yapması” nazarıyla… Farklı niyetlerle, farklı sebeplerle ve farklı üsluplarla yaşanabilir Ramazan. Ve bu katılımı, coşkuyu artıran bir şeydir. Oysa bugün bunu kaybettik. Bu kaybımız bir sonuçtur aslında. Gerçekte ilk kaybettiğimiz şey anlam zenginliğidir[2]. Çoğul anlamlar, özgür bireyler ve çoğul bir toplum doğurur. Modernizmin en büyük kötülüğü tek anlamlı bir dünya kurmasıydı. Bu tek anlam, tek doğruyu, tek tipçiliği getirdi.

 

Çanakkale’de doğru olan düşmana karşı durmaktı. Fakat her kesimin vatanı savunmak için farklı bir sebebi vardı. İslam’ı kurtarmak, Osmanlı’yı yaşatmak, Padişahı, payitahtı kurtarmak, Vatanı kurtarmak, Türklüğü savunmak… Ermeni ve Rum askerlerimizin de bir sebebi vardı, Filistinli, Cezayirli askerlerin de… Balkanlardan gelenin de Kafkasya’dan, Kırım’dan çıkıp gelenin de… Doğu’dan gelenin de, Karadeniz’den gelenin de Batı Anadolu’dan gelenin de ayrı bir sebebi vardı.

 

Çanakkale Savaşları, felsefi olarak pozitivizmin gölgesinde gelişen siyasi fikirlerin ürünüydü. Pozitivizm tek tipçiliği dayatan tek doğru olduğunu savunan bir tezdi. Oysa sosyal hayatta tek doğru olamazdı. Bu da çoğul nedenler üretme imkanını ortadan kaldırdı.

 

Şimdi bir Çanakkale kapımıza dayansa herkesin kendine ait ve gerçek bir sebebi var mıdır? İşte büyük sorumuz ve sorunumuz bu. İnsanların kendini ait hissetmeleri için daha çok anlam üretmeye ihtiyacımız var. Adam çoğaltmak değil anlam çoğaltmak büyütür bizi. Yoksa tek sebebe herkesi mecbur kılarak yeni bir Çanakkale dayanışması doğuramayız. Vatana sahip çıkmak için ortak nedenler kadar özel/mahsus sebepleri de çoğaltmamız lazımdır.

 

Her kesimin kendi sebebini oluşturması için kendisi için anlamlı bir yaklaşıma da yol açmak gereklidir. Kimse inanmadığı bir sebeple ölmeye koşmaz. Çanakkale bize herkesin kendisini bir sebeple ait hissettiği bir toplum kurmaya çağırıyor. Bir İç barış, bir Osmanlı barışı, bir kardeşleşme çağrısı yapıyor.

 

İkinci alarm zilini de bu noktaya kurmalıyız: Herkesin kendisi için anlam üretmesine fırsat vermeliyiz! Herkes bu vatana bizim istediğimiz şekilde bağlanmak zorunda olmamalı.

 

Buna farklılıklara hoş görü veya müsamaha demek istemiyorum. Bunun bile üstten bakan bir yanı var. Buna saygılı olmak diyebiliriz.

 

3. Gerçek Sebebi Görmek: Ekopolitik Egemenlik Mücadelesi

 

Çanakkale Savaşlarının gerçek sebebini bulmak da bize çok şeyi anlatabilir. Çanakkale Birinci Dünya Savaşında kaderi tayin eden bir cepheydi. Birinci Dünya Savaşı da Bosna’da Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun veliahtı Ferdinand’ı ve eşini Bir Sırp Milliyetçi örgütü mensubu olan Gavrilo Princip suikastle öldürdüğü için çıktığı anlatılır. Oysa Ferdinand’ın veliaht olduğu yalandır, hiçbir zaman tahta çıkamayacaktır. Bunun için dünya savaşı çıkartılması da saçmadır. Başka bir neden vardır ve o da şudur: İngiltere Demir Çelik’te kendini geçen Almanya’dan petrolde üstünlüğü sağlamak istemektedir. Petrol bölgeleri tamamen Osmanlı topraklarındadır ve Osmanlı Almanya ile hem müttefiktir hem de karşılıklı savunma işbirliği anlaşmaları vardır.

 

Almanya ile savaş çıkarırken İngiltere Osmanlı’yı yıkmak ve petrol bölgelerine sahip olmak istiyordu. Nitekim Kurtuluş savaşımız bittiğinde bütün petrol bölgeleri İngiltere’nin kontrolüne geçmiş, Almanya da tahtından inmiş olacaktı. İkinci Dünya Savaşında da Almanya karşı hamlesini yapacak ama üstünlüğü almayı başaramayacaktır.

 

Demek ki Çanakkale savaşı kuru bir şark meselesi ile Türk ya da İslam düşmanlığı ile açıklanırsa ayakları yere basmaz. Elbette bu doğrudur ki propaganda ve motivasyon öyle yapılıyordu. Ama gerçek sebep ekonomik güç sağlama ve iktidar savaşıydı. Çanakkale bize gerçekçi olmak gerektiğini öğretiyor.

 

19. yy.da Kolonyalizm dönemi açıkça kimin sömüren kimin sömürülen olduğunu ortaya koyuyordu. 20. Yy.’daki Emperyalizm dönemi sömürenin perde arkasında olduğu, sömürülenlerin ortada olduğu bir aşamayı yaşattı. 21. Yy’da adı yeni dünya düzeni olarak dile getirilen aşamada teknoloji güdümünde sömürülenlerin dahi farkındalıklarını, algılarını kapatan bir mankurtlaşmayı, gönüllü köleliği getiriyor. Daha örtülü, hatta doğal bir akış görünümüne bürünerek itiraz edenleri deli gösterecek kadar teknolojinin büyüsünde gelişiyor. Gerçeklerin birkaç katman derine gömüldüğü bu illüzyondan çıkmak Çanakkale şartlarına göre çok daha zorlaştı bugün.

 

 Eğer Türkiye’nin doğusundaki terör olaylarını ya da Türkiye etrafında yaşanan emperyalist kuşatmaları anlayacaksak bu katmanları kaldırıp perdenin arkasında ne olduğunu görmemiz gerek: Bunu Haç-Hilal savaşından ibaret görmek, hatta İsrail’in Gazze saldırısını yorumlayacaksak bunun sebebinin sadece siyonizmin vadedilmiş topraklar davası olduğunu düşünmek ayakları yere basmamak olacaktır. Haç-Hilal kavgasının da siyonizmin de aparat olarak kullanıldığı bu katliamların altında Anadolu ve  Doğu Akdeniz havzasının stratejik öneminin ve doğal kaynaklarının değerinin yattığını unutmamak gerekir.

 

Üçüncü alarm zilini bu noktaya kuruyorum: Devlet yönetmek duygusallık kaldırmaz, gerçekleri görerek politika kurmak şarttır.

 

Alman romantizmi yerine realist analizler Çanakkale Savaşı’nı önleyebilirdi. Mücadelelerin amacı egemenlik kurmaktır, egemenlik kurmanın yolu gücü ele geçirmektedir. Gücü ele geçirmek ise kaynaklara ulaşmakla mümkündür. İşgallerin amacı da bu olabilir.

 

4. Zafer Ancak Milli Olabilir

 

1915 senesinde Balıkesir Lisesi mezun vermedi. Kayseri Lisesi, Kastamonu Lisesi, Galatasaray Lisesi mezun vermedi. O yıl ders almadı gençler, ders verdiler.

 

Metrekareye 4 bin mermi düşüyordu ve dört beden. Ve her bir asker bedeninin payına 1500 mermi… Bu silah, mermi, asker yoğunluğu bir başka savaşta görülmemiştir. İki merminin havada çarpışma ihtimali 600 milyonda bir olarak hesaplanmıştır. Bu olağanüstü olay Çanakkale’de binlerce kez gerçekleşmişti.

 

252 günde toplam 500 bin asker zayiatı olacaktır. 252 gün boyunca, her Allah’ın günü, bin bizim taraftan, bin karşı taraftan insan ölecekti! Nasıl bir can pazarıydı Çanakkale, hayal edebiliyor musunuz? 

 

Dünya tarihinin en ağır bedelli savaşı yaşanacaktı Çanakkale’de.

 

Truva savaşlarını da aşan tarihin en tirajik savaşıydı. Yarımada topografyası aslında bu kadar zayiat vermeyi gerektirmiyordu. Kara savaşlarında çıkartma yapılan noktalarda düşman karşılansa kartal yuvası gibi sarp yamaçlardan düşmana çökülerek sahilde imha edilebilirdi. Alman komutan Liman Von Sanders Esnek savunma Stratejisi diye bir plan geliştirmiş, ordumuzu içlere çekerek düşmanın karaya tutunmasına kapı açmıştı. Türk askeri kurmay aklı ise Liman Paşa’ya itirazını Albay Halil Sami’nin kaleminden bu stratejiyi askeri gerekçelerle çökerten ve düşmanın sahilde karşılanmasının doğruluğunu gösteren bir yazılı belgeyi kayıtlara geçirmişti.

 

Zaten bu tezi delice savunan iki komutanın Liman Paşa’nın emirleri dışına çıkarak gösterdiği direnişiyle Gelibolu Yarımadası, Çanakkale cephesi düşmemiştir. Bunlardan birisi Yahya Çavuş eliyle gayr-ı nizami bir inisiyatifle birliğinden bir bölük askeri düşmanı Seddülbahir’de karşılamaya sevk eden Halil Sami, diğeri ise emir beklemeden 57. Alay’ı Conkbayırı’na götürerek düşmanı sahilde yakalayan ve Arıburnu ve Anafartaları haftalarca savunarak düşürmeyen Mustafa Kemal’in intihar birlikleri olmuştur.

 

Buradan şu dersi çıkartır dönemin komutanları: “Dökülecek kan Türk kanı olacaksa bir Alman emir veremez!” Bu müthiş bir derstir. Rahmetli Ergün Göze bu hususu ayrıntılı biçimde belgeleriyle etüt etmiştir. Bu kadar şehidimiz olmayabilirdi.

 

Öyleyse bir ülkeyi yönetenler dik durmayı bilmelidir. Milli kalmayı bilmelidir. Vatanına, milletine bağlı olmayanların ülkeyi yönetmeye talip olmaya bile hakları olamaz. Ülkenin yoksulluğunu acizliğe çevirip teslim olanlar memleketi yönetemez. Dışarıdan güdümlü hiçbir yönetim ve hiçbir hareket kendi milletine, kendi ülkesine hizmet edemez.

 

Yeni dünya düzeni bir yandan küresel düşünmeyi diğer yandan yerel olmayı milli duruşu erozyona uğratmak için kullanırken tam da bu tuzağa düşürüyor. Yeni kuşakların sınavı küresel düşünüp, yerel kalıp milli durmayı başarabilmek üzere olacaktır ve bu mümkündür.

 

İradesi kendi elinde olmayan hiçbir oluşum istikbal vadedemez. Bunu devleti yönetenler için de, parti, cemaat, oluşum yönetenler için de söylüyorum. Terör örgütlerine zaten doğrudan söylüyorum. Kökü dışarda olanlar bize kan vermez, bizden kan çekerler!

 

Bir alarm zilini de buraya kurmalıyız: Yerli, milli ve bağımsız olmadan bazı başarılar elde edebilirsiniz ama asla milletinize hizmet edemezsiniz.  

 

5. Tarihi Müktesebatımıza Sahip Çıkmak

 

Bir başka açıdan baktığımızda İngiltere’nin vekalet savaşları diye adını bugün koyduğumuz tecrübeyi Çanakkale’de başlattığını görebiliriz. Anzaklar, Afrikalı Gurka taburları, Hindular, Senegalliler Avrupalıların yanında yer tutmuştu. Tarihlerinde savaşa girmemiş Yahudiler bile kazanırlarsa almayı umdukları Filistin için ilk kez Sion katırcı birlikleri ile oradaydı. İngiltere amacına ulaşamasa da kendi topraklarından sömürdüğü paraların bir kısmıyla eğitim ve transferlerini organize ettiği bu bindirme taburlarla savaşın kendisini bir ticarete çeviren adımı da attı. Artık teknolojik üstünlüğe dayananların savaştan beslenen sektörünü de doğurdu. Bunu ikinci dünya savaşından sonra daha bir maharetle yapmaya başladı. Artık İngiltere’nin adı hiç geçmemekte ama bütün savaşların arkasında veya içinde yer alacaktır. Üstelik dünyanın en büyük İslam ordusu İngiliz ordusu durumundadır. Bir savaş durumunda İngiltere ordusu bugün 4 milyon Müslüman askeri cepheye sürebilecek durumdadır. Bu, Osmanlı’nın sırrını devşirmiş bir uygulamadır ve ustaca sürdürülmektedir. İngiltere milletler topluluğunu böyle toplamışken Osmanlı milletler topluluğunu dağıtmakla kalmamış, ülkesinde yaşayan kendi milletini bile sayısız şekillerde bölerek dağıtmıştır.

 

Üstelik yeni dünya düzeni Batı dışındaki dünyayı ontolojik temelli bir savaşa sürüklüyor: Irk ve din gibi var oluş biçimleri ile savaşılamaz. Çünkü insan varlığının oluş ve ifade biçimleridir bunlar. Bu temeller üzerinden ötekileştirdiğiniz zaman sadece kaos ve çatışma çıkar.

 

Çanakkale bize bu tuzaktan sıyrılmamızın zaruretini, tarihi müktesebatımızla barışmayı, nüfuz coğrafyamızla önce gönül bağını, sonra kültürel ve ekonomik ve nihayet siyasi bağımızı yeniden kurmanın önemini anlatıyor.

 

Bir alarm zilini de tarihi müktesebatımıza sahip çıkma zaruretine kurmaya çağırıyor.   

 

6. İmanın İmkanı Yendiği Zafer

 

Kara, deniz ve hava kuvvetlerinin birlikte kullanıldığı yeryüzünün ilk birleşik harekatıydı Çanakkale.

 

450 parça gemiyle Çanakkale’ye dayanmışlardı. Bizim ise kırk yaşında 4 savaş gemimiz vardı. Yüz kat üstündü düşman bu açıdan.

 

Düşmanın 18’lik ve 32’lik 720 topu vardı. Bizim ise 13 Tabyamızda 7,5’luk 230 topumuz vardı. Bu top gücü üç kat gibi gözükse de tahrip gücü bakımından yok sayılırdı.

 

Düşman toplarının menzilleri bizim topların üç katıydı. İngilizler o nedenle uzaktan atışla tabyalarımızı imha ediyorlar, biz ise hiçbir şey yapamıyorduk. Düşman sadece tabyalarımızı değil, yerleşim merkezlerini de vurmuştu. Çanakkale, Eceabat top atışlarıyla tarumar olmuştu. Elimizden hiçbir şey gelmiyordu.

 

Toplarımızın tahrip gücü, zırhlılar karşısında yok mesabesindeydi.

 

Denizaltı diye akıl almaz bir şey icat olmuştu. Yüzlerce metre derinden onlarca denizaltı Marmara’ya geçip İstanbul önlerine geliyor, sahillerimize ateş açıyordu. Marmara denizine açılan yolcu, hasta, nakliye demeden her türlü gemimizi batırıyorlardı.

 

Düşman hava kuvvetleri 200 uçakla savaşa katılmıştı. Bizim ise o tarihte 8 uçağımız vardı. 40 kat fark vardı…

 

Fakat halktaki hava başkaydı. Kadıköy sahillerine siperler kazılmış, düşman bekleniyordu. Hükümet İstanbul’u boşaltmayı konuşmaya başlamıştı.

 

Bu şartlarda bile İstanbul’da bir tek genç yoktu ki, Marmara denizinde denizaltı taşlamaya çıkmasın! Kayıklara taşları dolduruyor, Marmara’da denizaltı aramaya çıkıyorlar, su yüzüne çıkan bir denizaltı yakaladılar mı taşları tepesine çakıyorlardı. Elbette biliyorlardı taşla denizaltı batmayacaktı! Bir şeyi haykırıyorlardı: Canımızdan geçeceğiz, vatanımızdan vazgeçmeyeceğiz! Düşmanın orantısız gücüne karşı emsalsiz bir iman dikiliyordu.

 

Nusrat Mayın gemisi sabaha karşı karanlık limana inanılmaz bir başarıyla mayınları döşeyecek, devriye gezen düşman gemilerine yakalanacak ama milyonda bir olabilecek ışık çarpışması nedeniyle görülemeyecek, sonra Mecidiye’nin top atışından ürkerek kıyıya yanaşan dev Bouvet Zırhlısına bu mayınlar çarpma şansını bu sayede bulacak, buna rağmen batmayan Bouvet’i düşman tarafından batırılan Mesudiye zırhlısından son anda sökülüp Baykuştepe’ye çıkartılan 4 tonluk topun tek mermisi ile tek atımda kazan dairesine isabet ederek vuracak ve böylece batıracak!

 

Her biri diğerinden zayıf ihtimal olan beş aşamalı denklemin bir sıraya girip gerçekleşmesi ihtimali kaçta kaç olabilirdi! Bu, bütün hesapların üstünde bir hesabın var olduğunu anlatmıyor mu? “Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır” sırrını ifşa etmiyor mu? Bu, Allah’ın yardımının ne demek olduğunu özetlemiyor mu? Churchille Lordlar kamarasında Çanakkale mağlubiyetinin hesabını veremediği, izahta acze düştüğü noktada bütün bu olup bitenleri anlatarak sonunda demişti ki: “Evet, haklısınız. Türklere yenilmemeliydik. Ama anlamıyorsunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil Tanrı’yla savaştık. Tanrı’yı kim yenebilir?”

 

Gerçekten, Yahya Kemal’in sonradan ifade edeceği gibi “Galib et, çünkü bu son ordusudur İslam’ın!” Allah’ın iradesine bağlananları hangi kuvvet mağlup edebilirdi? Çanakkale’den yüzlerce yıl önce Kaşgarlı Mahmud da aynı şeyi söylemişti: “Türk milleti Allah’ın yeryüzünde kendine seçtiği ordudur.”

 

Koca Seyit’in hikayesi farklı mıdır? Yarı beline kadar gömülü olduğun topraktan çıkacaksın, can havliyle 256 kg’lık topu topraktan kazıyıp, alıp, sonra vinci kırık topun ağzına elinle verip ateş edeceksin. Üstelik bunu ardı ardına üç defa yapacaksın. Ve üçüncüde Ocean’ı vuracaksın. Vursan da aslında bir şey olmaz ama tam dümeninden vurunca denizde bir topaç gibi dönüp kendi gemilerini batıran bir terminatöre çevireceksin. Hepsi bir diğerinden zor beş ihtimal birden bir sıraya dizilip üst üste gerçekleşecek. Sonra İngiliz General Hamilton’un yerine atanan General Monreo’nun elinden Londra’ya iki kelimelik şu telgrafı çektirecektir: “Çanakkale Geçilmez”

 

Bir tarafta emsalsiz imkan, diğer tarafta emsalsiz iman. Çanakkale elbette hesaptır, stratejidir, gayrettir. Fakat bir o kadar inancın çarpan etkisinin kanıtıdır. İki kere ikiyi bazen yüz bin yapabilen bir çarpandır inanmak. Çanakkale bu nedenle imanın imkanı yendiği zaferdir.

 

Yeni Dünya Düzeni referansı olan neo-liberalizmle dini toplumsal heyecan olmaktan çıkartan bir kültürel bozulma ve sosyal dağılmaya zorluyor. İmanı heyecanlı değil sade itminanlı hale getiren bu bozma, Allah katında makbul olabilir ama işlevsiz, iş görme yeteneği alınmış, motivasyon aracı olmayan bir durağanlığa dönüşmüş olmaktadır.  Bireysel olabilir ama bireyci bir din bu manevi etkileşimi bulamayacağından imanın o heyecanına ulaşamaz.  

 

İşte alarm zilini bir de tam buraya kurmak zorundayız. Bütün imkansızlıkların içinden dünyanın en göz kamaştırıcı kahramanlıklarının getirdiği bir zafere imza atan imanı taşıyanlarla, her türlü imkan elinde iken dünyanın en iyisi olamayan imanın sahipleri arasındaki farkı bulmak zorundayız.

 

Aliya İzzetbegoviç’in söylediği gibi “İslam en iyisi ama biz en iyisi değiliz.” Bütün mesele de burada.

 

Kurtuluş savaşımızın ön sözü, Mustafa Kemal, Fevzi çakmak, Rauf Orbay, Rıfat Bele, Kazım Karabekir, İsmet İnönü gibi Milli Mücadelenin komutanlarının çıktığı laboratuvar, yeni dünyayı şekillendiren bir mihver olan Çanakkale’yi destanlaştıran şehitleri en güzel anlatan dizelerle konuşmamı noktalayayım. Mehmet Akif’ten dinleyelim:

 

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor;
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i...
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

 

 



[1] https://www.canakkaletravel.com/yazi/1915-yili-ramazan-ayinda-canakkale-cephesi.html

[2] Sabri Türkmen, Arapçada Çokanlamlılık ve Kur'an-ı Kerim; Diyanet Dergisi: https://dergi.diyanet.gov.tr/makaledetay.php?ID=5993

 

Toplam Okunma Sayısı : 393