
ÇÖKÜŞÜ DURDURMAK İÇİN
Yeryüzü, çağına göre akıl almaz düzeyde ilerlemiş uygarlıkların kalıntılarıyla doludur. Bütün bu ihtişamlı medeniyetleri kuran toplumların yok oluşa giden yıkılışları neden ve nasıl olmuştur? Toplumların çöküşünün “yasaları” var mıdır? Bu soru üzerine pek çok felsefe ve bilim adamı kafa yormuştur[1].
Bu düşünürler, öncelikle toplumları tanımlama, sınıflandırma ve yaşam süreçlerini anlamlandırma yönünde çalışmalar yürütmüşlerdir. Bu çabalara giren düşünürlerin ulaştıkları çeşitli sonuçlar olmuştur: Marks, toplumu ‘karşılıklı ilişkiler(eylemler) bütünü’ olarak algılar. Spencer toplumu insan gibi ‘canlı bir organizma’ olarak görür. Parsons ‘uzun vadeli var olmayı sağlayan bir sistem’ olarak ele almıştır. Giddens insan davranışlarını düzenleyen sosyal kurumların bütünü, yani ‘kurumsal bir sistem’ şeklinde tanımlamıştır toplumu[2]. Görüldüğü gibi karmaşık bir yapı olan ‘toplum’un tanımında bir uzlaşı olduğu söylenemez. Ancak Aristoteles’ten İbn-i Haldun’a kadar herkesin kabul ettiği tartışmasız bir gerçek olduğunu söyleyebiliriz: insanlar ‘toplum’ halinde yaşamaya mecburdur[3].
Mecbur Olduğumuz Heyula: Toplum
Mecbur olduğumuz bir ölçüde bilinmez olan toplumları tasnif çalışmaları da olmuştur. Farabi’nin ‘erdemli ve erdemsiz toplum’ ayırımı[4], Freud ve Fromm’un ‘sağlıklı ve hasta toplum’[5] ayırımları bu türden sayılabilir. Öte yandan birey- toplum arasındaki ilişki ele alındığında çokça ‘yumurta- tavuk tartışması’ kısır döngüsüne girildiği görülür: Toplumcu (sosyolojist) düşünürler[6] bireyleri esas aldıkları kamusal amaçların aleti derekesine indirgerken, bireyci (psikolojist) düşünürler[7] toplumun varlığını bireye borçlu olduğunu savunarak ‘bireysel mutluluk esastır’ görüşünü dile getirmişlerdir. Nihayet toplum ve birey arasındaki ilişkilerde sosyal yasalar olduğu üzerinde uzlaşılmış ama bu sefer de belirlenen sosyal yasaların ‘zorunlu’ olup olmadığı tartışılır olmuştur. Günümüzde gelinen noktada sosyal yasalarda ‘mutlak determinizm’in (zorunluluğun) olmadığı fakat bir ‘yumuşak determinizm’den (gerekirlikten) söz edilebileceği üzerinde durulmaktadır.
Çöküş: Bir İç Macera
Yapılan çalışmalardan gösteriyor ki toplumların yıkılışı da zannedildiği gibi işgaller, savaşlar ve felaketler nedeniyle olmuş değildir. Bunlar sadece birer vesiledir, sonuçtur. Gerçek sebep toplumun içindedir. Toplumların çöküşünün bir ‘iç macera’ olduğu tespiti neredeyse ortak fikirdir. Bu macera ‘negatif yönde bir toplumsal değişim’(çürüme) ve buna bağlı olarak ‘toplumsal çöküş ve yıkılış’ biçiminde yaşanmaktadır. Sosyal bilimciler de ‘toplumsal değişim’ kavramı içerisinde ele aldıkları ‘çözülme’yi tam olarak bu şekilde tespit etmişlerdir[8]. Öyleyse dışarıdan bir kurtarıcı aramayacağız, kendimizi düzelteceğiz.
Pekiyi çöküşten ne anlayacağız? Sosyologlar toplumsal çöküşü üç biçimde ele alırlar: Birinci grup toplumların çöküşünü ‘ölüm’ olarak tanımlayan organizmacı teorisyenlerdir. İkinci grubu oluşturan düşünürler çevrimsel modeller bağlamında yaklaşarak toplumların çöküşünü ‘yeniden başlayan döngüler tarihi’ şeklinde ele alırlar. Üçüncü grup ise ‘yükseliş ve düşüş kuramı’ çerçevesinde toplumların tarihinin zikzaklar çizerek seyir izlediğini savunmuştur.
Toplumbiliminin babası İbn-i Haldun çöküşü siyasal toplum olan devlet üzerinden ele alır. İbn-i Haldun toplumların yerleşim yerlerinin büyümesi(şehirleşme) durumunda çöküşe geçtiğini köy(site/kasaba) düzeyinde yerleşimlerinse medeni ve uzun soluklu olduğunu söyler[9]. Yani şehir hayatı toplumları yozlaştırır, çürütür. Bir “ruhsal birlik” olarak gördüğü devleti oluşturan toplumda psikolojik bozulmaların göstergesi olan “asabiyet”(ırkçılık başta olmak üzere her türlü fanatizm) ne kadar yaygınlaşırsa çöküş o kadar yakındır. Yine bir toplumun çökmekte olduğunun bir başka işareti olarak yüksek vergi oranlarını gösterir. Adalet sisteminin tatmin sağlamadığı ve daha kötüsü bütün bunlara sessiz kalan bir toplum çökmek üzeredir, der. Buna göre devletler üç kuşak(yükseliş, duraklama, çöküş) yaşar.[10].
Spengler’e göre ise bir meyvanın olgunlaşınca dalında çürümesi gibi kültürler kaçınılmaz olarak medeniyet aşamasına gelmekle ölmüş olurlar[11]. Medeniyetini kuran kültürün sahibi toplum ölüm öncesi yaşlılık çağına ermiştir. Toynbee, hayatın yeni sorularına toplumun aydın-elitleri kendi köklerine uygun çağdaş cevapları doğru olarak veremezlerse medeniyet statikleşerek taşlaşır ve çöküşe giden çözülme başlar, demektedir[12].
Yıkılmakta Olan Toplumun Özellikleri
‘Çöküş yaşayan toplumların özelliklerinin neler olduğu’ da üzerinde durulan bir başka husus olmuştur. Küçük veya büyük olsun; çöküş dönemindeki toplumlarda üç hastalık baş gösterir: Uyumsuzluk, dayanışma yoksunluğu ve kuralsızlık görülür. Bu tespiti ilk yapan Durkheim durumun adını da koymuştur: Anomi[13](Yabancılaşma). Parsons da anomi halinde bireylerin toplumsal yapıya ayak uyduramaması, bir kurumsal yapı içinde bireyin kendine ‘uygun’ yer bulamaması, bireyde ve toplumsal yapıda çelişkiler yaşanması tespitlerini çöküş toplumunun özelliklerine ilave etmiştir.
Bu durum toplumu oluşturan bireylerde kişilik zaafları ve bozulmaları, ayrıca toplumsal yapının da yer yer sürekliliğinin tükenmesi, dengelerinin değişmesi, bir yerden bir yere değişik yapı görüntüleri arz etmesi şeklinde tezahür eder[14]. Amerikalı sosyolog Merton ise anomi kavramını ‘hedef’ bağlamına uygulamış; toplumun amaçları ve bu amaçlara ulaştıracak kurumsal araçlar arasındaki kopukluk anominin sebebidir[15] demiştir. Bu durum toplumca belirlenen hedeflere(örneğin adalete) giderken bireyin araçsız ve engelli(çaresiz) bırakılması durumudur ki Merton bu hale ‘sapma’ adını takmıştır. Sapma, toplumda görülen kültürel yapı(nasıl olması gerektiği) ile sosyal yapı (ne halde olduğu) arasındaki farkı ifade eder. İnsan ilişkilerine göre değil, üretim ilişkilerine göre ekonomik temelde toplumu açıklamaya çalışan Marks, anomi durumunu ‘ürün, ürünün değeri ve üretici ilişkisine’ uygulayarak üründeki hakkı tam verilmeyen emekçi kişinin emeğine, ürününe, toplumuna ve kendisine yabancılaşması olarak açıklar. Buna göre, kapitalist sistemde bir ürünün ‘değişim değeri’ ‘kullanım değeri’nden hızlı artar. Böylece üretime katılan kişi, kendi emeğinin ürününe sahip olma gücünden mahrum kalacak kadar zayıf düşer. İnsan böylece kendi emeğine, toplumuna ve kendisine yabancılaşma (alienation) yaşar. Marks’a göre, verdiği emeğine eşit karşılık bulamayan insanın toplumuna kırılması ve kopmasıdır bu[16].
Düşünürler dinin doğuşu ve kaynağı ile ilgili farklı düşünceler içinde olsalar da dinin sosyal yapı, sosyal kurumlar ve sosyal değişim üzerinde en etkin faktör olduğunda hemen hemen hemfikirdirler. Bu nedenle din düşüncesinin ve inanç yapısının sağlıklı ve güçlü olmasının özel bir önemi vardır. Yükselen toplumların manevi ve fikri konulara(sanat, edebiyat, felsefe vs.) odaklanmış, çöken toplumlarınsa ekonomik telaşa, zenginlikten sefahate dalmış olması ortak tespitini ifade etmenin özel bir önemi vardır. Öyleyse çöküş toplumunun bir özelliği de maddi kaygıların gündemi tamamen doldurmuş olması şeklinde ortaya çıkmaktadır. Gelecek kaygısı olan toplumlar çürüme ve çöküşle karşı karşıya demektir.
Kur’an Çöküş Hakkında Ne Diyor?
Toplumların çöküşü bilim ve felsefe insanları tarafından kısaca özetlediğimiz şekilde ele alınmıştır. Bunun yanında kutsal kitaplar da toplumların gidişatına ilişkin değerlendirmeler taşır. Son ilahi söylem olması nedeniyle bu çalışmamızda Kur’an’da toplumsal çöküşün seyrini de kategorik biçimde ele almamız faydalı olabilir[17].
Toplumsal Yasalar Nasıl işler?
Kur’an’a göre toplumlar da yıkılır ve yok olur: “Her toplum için bir ecel vardır…[18]” Bu ecele giderken toplumlar belli aşamalardan geçer.
Sosyal bilimcilerin aradığı toplumsal değişimin ve çöküşün yasaları Kur’an’a da konu olmuş gözükmektedir. “Sizden önceki ümmetlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmedikçe…[19]” ifadesi toplum hayatında tekrarlanan yasaların varlığını anlatmaya yeter. Öte yandan “geçmiş ümmetlerin(toplumların) sünnetleri(uygulamaları)[20]” ifadesi ve “ibret alasınız diye” kıssaların anlatıldığının belirtilmesi ‘aynı şartlarda aynı hareketin her zaman aynı sonucu doğuracağı’ anlamına gelir ki bu da toplumsal değişimin kurallarının varlığını anlatır. Kaldı ki sünnetullah kavramı da zaten ‘Allah’ın evrene ve hayata koyduğu ve uyguladığı kanunlar’ olduğunu anlatır[21].
Anlaşıldığı gibi Kur’an’a göre toplum hayatına ilişkin bir takım yasalar bulunmaktadır. Ancak bu yasaların ‘mutlak’ ifadeler yerine ‘şartlı’ cümlelerle açıklanması toplumsal hayata “determinizm(zorunluluk)” gözüyle değil esnek bir yaklaşımla bakıldığını gösterir: “…Kendi nefislerinde olanı değiştirmedikçe…[22]” veya “Eğer onlar yol üzerinde dosdoğru bir istikamet tutsalardı…[23]” ifadeleri sonuçları şartlara bağlayan kabule örneklerdir. Dolayısı ile varlık amacından sapmış, iyiliği kötülüğünden geri kalan ‘hayırsız’ bir toplum için ecelin gelmesi de şartları oluşan bir çöküşün gerçekleşmesi kuralını hatırlamaktadır.
Halkı Islahatçı Olanlar Kurtulabilir
Kur’an’da toplumların yok oluş süreçlerine nasıl yaklaşıldığına baktığımızda karşımıza çıkan ana kavram ‘helak’ olmakla birlikte aynı manayı işaret eden ve çeşitli nüanslar taşıyan pek çok kavram mevcuttur. Bu kavramlar, bu makalenin boyutlarının ötesinde, dil ve din bilimcilerinin ortaklaşa ve özel bir analizini gerektiren çapta ciddi bir derinliğe sahiptir[24]. Ancak çok net ortadadır ki bu yıkılışlar (toplumsal)yasaların gereği olarak gerçekleşmektedir. Sebe halkı gibi “Efsanelere konu olan halklar[25]”dan olmamak için ne yapmak lazımdır? Bu sorunun cevabı da ayan beyan verilmiştir: “Halkı ıslahatçı(yanlışları düzetici) kimseler iken senin Rabb’in o ülkeleri zulm ile helak edecek değildi[26]”. Islah ediciliğe bir başka ayette pişmanlık kriteri(ders alıp kendini düzeltme) kriteri de eklenir[27].
Çöküşe Götüren Çürümenin Adımları Neler?
Demek ki toplumlar pişman olunan ya da ıslah edilmesi gereken hatalara düşebilmektedir. Bu yok oluşa götüren hatalar, bir toplumun nasıl çürüyüp çöktüğü Kur’an’da aşama aşama şöyle anlatılır:
1. Hayırlı Bir Topluluk kalmaz
Toplumdaki kokuşmuşluk ne düzeyde olursa olsun aklın, adaletin ve kamu yararının çağrısını yapan az da olsa hayırlı bir topluluğun[28] bulunması gereklidir. O nedenle bu kokuşmuşluk karşısında susan yönetici, alim ve aydınların sorumluluğu büyüktür. Bu hayırlı topluluk da yok olursa yıkılış başlar. Elitist teorilerin üzerinde durduğu çöküş kriterlerinden biri de budur[29].
2. Kalpler Dağılır
Helal(meşru) ve haram(gayri meşru) sınırlarını ortadan kaldıran toplumlar heva ve heveslerine kapılan insanlardan müteşekkil hale gelirler[30]. Kitabına uymayıp kitabına uyduran toplumlar özveri ve dayanışma ruhundan yoksun kalırlar. Bu durum, toplumda sevgisizlik hali yani bir kalp dağınıklığı oluşturur. Bu durum insanların kendilerine, birbirlerine ve toplumlarına yabancılaşması anlamına gelir. Bu konuyu işleyen anomi, alienation ve diğer yabancılaşma türleri üzerinde duran düşünürlerden söz etmiştik.
3. Zihniyet Bozulur
Toplum düzeninden önce toplumun zihniyeti bozulur. Toplumun benimsediği yanlış kabuller sosyal hastalıkları doğurur ve artırır. “Dalaletleri artar” ama zihniyetleri bozulduğu için normal saydıkları “dalalette(yanlışlıkta) ısrar etmeleri” de söz konusudur[31]. Bu, toplumlar özgüvenlerini, birbirlerine inançlarını yitirirler. Toynbee bu gibi toplumların artık ‘yaşama hakları’nın kalmayacağını anlatır.
4. Zenginliklerinin Şımarttığı İnsanlar Çıkar
Bu yanlışlıları doğru kabul etmeye başlayan toplumun içinde fakir ve zengin arasında sadece ekonomik farklılıklardan bir uçurum oluşmaz, aynı zamanda sosyal geçirgenlik kaybolur, zengin ve yoksul birbirine düşman olmaya başlar. Empati yapamayan zengin ve güçlü azınlık ‘doğru yaptıklarına’, ‘iyi ettiklerine’ dair savlarını kuvvetle savunur bir tavır alırlar[32]. Küfür, nankörlük ve zulüm üzere bir saltanat sürme dönemi başlamıştır artık. Onları güç ve zenginlikleri şımartacak, ahlaki değerlerde iyice pörsüme başlayacaktır.
5. Ölçülerden Koparlar
Artık ‘işleri dinleri halini alır’. Yani ölçülerden kopar, yaptıklarını beğenirler. Amelleri kendilerine pek süslü gelen bu toplum ‘şeytanın adımlarını izlemeye’ başlamıştır[33]. Yani devir şov devridir. Samimiyetsizlik her alandan akar. İlim adamı, siyasetçisi, gazetecisi, devlet adamı, öğretmeni az ve kalitesiz işini öyle ambalajlar ve pazarlar ki bir kahraman ve deha ile karşı karşıya olduğunuzu sanırsınız.
6. Düzeltme Fırsatı Verilir
Artık Kur’an’da ‘mühlet verilmesi’ şeklinde tercüme edilen ‘sona giden süreç’ başlar. Bir kangrenin hayati organları yavaş yavaş ele geçirmesi gibi bu sürecin uzun süreceğini pek çok sosyal bilimci de ifade etmiştir. Bazen birkaç yüzyılda bile bu süreç zor tamamlanabilir. Son şans kullanılacaktır o toplum tarafından; ya hatalardan dönülecek, istikamet, zihniyet, niyet ve yapı değişecek ya da yok oluşa giden yıkılış gerçekleşecektir[34].
7. Acziyet İyice Belirginleşir
Bu verilen mühlet ardı ardına gelen imtihanlarla geçer. Kur’an’daki ifadesi ile “felaketlerle yüzyüze gelinecek’tir[35]. Ekonomik bunalım, savaş tehdidi, sel, yangın ve deprem gibi her zaman olabilen doğal afetlerin karşısında böylesi dönemlerde aciz kalınır ve ağır bedeller ödenir; zayıf bünye adeta çoklu organ yetmezliğine doğru gitmektedir. Her boyutta ağır geçen toplumsal rahatsızlıklar toplumsal sistemi yöneten merkezin çöküş sinyallerini verir. Bilginler ve yöneticiler artık etkisizleşmiştir. Yol gösterici kalmamıştır, bu dönemde toplumda şaşkınlık hakimdir.
8. Kriminal Egemenlik Aşaması Gelir
İşte bu safhada yaşanılan ağır kriz ve olayların uyarısıyla eğer yanlışlardan dönüş ve toparlanış olmuyorsa yeni bir kötülük daha musallat olabilir: O da topluma mücrim(büyük suç işleyenlerin, mafyanın; hırsız, arsız, katil v.b) ve metruf(zenginliklerine çok güvenen şımarık)ların egemen olduğu bir dönem gelir[36]. Gizli çıkar ilişkilerinin sürekliliğine dayanan bu son sömürü düzeninde aç insan ile Karun kadar zengin olan bir aradadır ve en idealist insanlar dahi dünyevi hırsların pençesine düşmüştür. Toplum bu zalimce adaletsizlik safhasında ya toparlanır, son bir hamle ile zulme son verecek bir yönetim kurar ya da artık çöküş kaçınılmazdır.
9. Ve Son
İşte tarih sahnesinden silinişi getirecek olan çöküş sürecinin sonunda kurtuluş için son hamle olabilir mi, nasıl olabilir? Kur’an’da toplumlar için muhtelif sonlardan bahsediliyor.
a) Sonu getiren olası gelişmelerden birincisi işgal olabilir. “İnsanların bir kısmı eliyle bir kısmı def edilebilir[37]”. Bu, savaş ve işgal demektir.
b) Yıkılışı getiren muhtemel senaryolardan ikincisi bölünme ve ayrışmadır. Toplum “derin sarsıntı[38]”lar geçirecektir. Toplumsal kesimler arasında birbirlerine karşı “kuşku verici bir tereddüt[39]” oluşacak, bu nedenle “uzak bir ayrılık içine[40]” düşerek tefrikalara(karşıt gruplara) ayrılacaklardır. Toplum “çekişip birbirine düşer ve çözülüp yılgınlaşır, gücü gider.”
c) Üçüncü bir ihtimal daha sayılmaktadır: İç savaş. Artık iç kargaşaya hazır bir zemin oluşmuştur. Bir ideal ve eylem birliği, merkezi koordine zayıflığı vardır. Alt tabaka ile üst tabaka arasındaki uçurumun ateşlediği bir ekonomik-siyasi kaos nedeniyle “parça parça birbirlerini kırabilirler[41]”. Bu durum anarşi içinde boğulup gitmektir.
d) Dördüncü bir ihtimal daha sayılır: Asimile olma. Önce bir başka topluma tabi hale gelinir, sığınılır, zamanla bağımsızlıkları ile birlikte kendilerini toplum yapan unsurları da kaybederek yok olurlar[42].
e) Beşinci ve istisnai bir tarihten silinme biçimi de sayılır: Toplumun deprem gibi bir afetle yok edilmesi.
10. Bir İhtimal Daha Var
Yok olma aşamasına gelmiş olsa bile bir toplumun kurtuluşunun bir yolu her zaman var olacaktır. Bu tek yol, kurtuluşun mecburi istikameti “iyilerin yönetimi”dir. Bu iyi hem istikamet olarak doğruluğu, hem ahlaken sağlamlığı hem de ehliyet ve liyakat bakımından yeterliliği ifade eder. İstişare[43], çıkar gözetmeme[44], adaletle hükmetme[45]“ görevlere ehil insanları getirme[46] gibi iyi yönetim/yönetişim kurallarını uygulayanlar devletin başına gelirse o toplumu son kertede bile kurtarabilir. Aksi takdirde kötü son mukadderdir.
Konumuzu noktalarken bilim insanlarının ve Kur’an’ın ortaya koyduğu ortak sonucu özetleyelim: Toplumlarda yaşanabilecek bütün bu değişim, ilerleme veya çöküş süreçleri kaçınılmaz değildir. Sebepler(şartlar) değişirse her zaman sonuçlar da değişebilir. Çürüme toplumlar için çözülme ve devlet için çöküş alametidir. Çürümenin aşama aşama zikredilen her türünü yaşadığımızı düşünüyorsak, alenileştiği için meşru görülen büyük yanlışlarımızı terk edecek bir duyarlılığı uyandırmalı, aramızdaki ıslahatçıları(yanlışları düzeltecek kişileri) harekete geçirmeliyiz. Yani iyileri/liyakatlileri öne çıkartacak bir yenilenme hamlesi çürümenin önüne geçip çöküşü durdurabilir.
Tekerleği yeniden keşfetmeye gerek yok. Akıl için yol bir. Cesur ve iyi insanlar, tarih sizi çağırıyor, harekete geçin. Yarın çok geç olabilir.
[1] Bu konu üzerine çalışan düşünürlerden bir kısmını sıralamak istersek İbn-i Haldun, Sorokin, Fromm, Meriç, Durkheim, Toynbee, Freyer, Farabi, Freud, Marks... ilk etapta sayılabilirler.
[2] Keat, Urry, Bilim Olarak Sosyal Teori, çev. N. Çelebi, Ank. 1994, İmge yy., s.87 -99.
[3] Gökberk, Macit, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İst.1990.
[4]Farabi, el-Medinetül Fazıla, MEB yy., İst. Çev. Nafiz Danışman.
[5] Fromm, Sağlıklı Toplum, İst.,1990, Çev. Y.Salman, Z. Tanrısever.
[6] Tolan, Barlas, Toplum Bilimlerine Giriş, Adım yy. Ank. 1991,s. 275.
[7] John Stuart Mill, Gustave Le Bon, Giddens ve Tarde gibi...
[8] Sorokin, Pitirim A., Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, Çev. Mete Tunçay, Bilgi Yy. Ank. 1972,s.86.
[9] İbn-i Haldun, Mukaddime, İkinci Bölüm, c.1. s.611
[10] İbn-i Haldun, Mukaddime, c.1. s.510
[11] Sorokin, Pitirim A., Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, Çev. Mete Tunçay, Bilgi Yy. Ank. 1972,s.86.
[12] Toynbee, Arnold J., Tarih Bilinci, İst., c.2. s.309.
[13] Durkheim,Emile, İntihar, Çev. Ö. Ozankaya, TTK Basımevi, Ank.,1986,s.370-379.
[14] Tolan,Barlas, a.g.e.,s.79.
[15] Meriç, Cemil, Mağaradakiler, İst., 1991 s. 311.
[16] Tolan, Barlas, a.g.e., s.127.
[17] Bu kısımda Yümni Sezen’ in “İslam Sosyolojisine Giriş” kitabı ile Ejder Okumuş’ un doktora tezi olan “Kur’ an’ da Toplumsal Çöküş’ ün Nedenleri” eserlerinden yararlanılmıştır. Yorumlarımıza temel olan ayet referanslarını bu eserlerden elde ettiğimizi belirtir, her iki eseri ilgililere salık veririz.
[18] A’raf 34; ayrıca bkz.İbrahim 10, Hicr,5; Nahl 61, Yunus,49… ve diğerleri…
[19] Bakara, 214.
[20] Hicr, 13.
[21] Ahzab,38,62; Mü’min 85; Enfal,38; Hicr,13-15; Fatır,43; Nisa,26; Al-i İmran,137; Nisa,26… ve diğerleri.
[22] Ra’d 11.
[23] Cin,16… ve diğer ayetler
[24] Akibet, temzik, ahz,ilhak, tedmir, hzy gibi helaka dair ve husuf, kasm, matarul münzerin, kat’, matarus’ su, hasid...gibi bu helakin şiddet ve türüne dair analiz bekleyen sosyolojik boyutlu kavramlar için özlü bir değini ve Kur’an’ın ilgili ayetleri için bkz. Ejder Okumuş, Kur’an’da Toplumsal Çöküş, İnsan Yayınları, İst.,1995.
[25] Sebe, 9.
[26] Hud, 117.
[27] Enfal, 32-33.
[28] Al-i İmran, 103.
[29] Araf,164-165.
[30] Bakara,65; Maide 60; Bu Hususta Elmalı tefsirine başvurulmuştur.
[31] Saf, 5; En’am, 44.
[32] Araf,95; Al-i İmran 178; Ra’d 32..v.d.
[33] En’am, 43,108,137; Enfal 48; Nahl 63...v.d.
[34] Rum,41; Fatır 45...v.d.
[35] Nisa,153,160; Araf 94,95; Kalem 44-45...v.d.
[36] En’am 123; İsra 16...v.d.
[37] Bakara 251.
[38] Kaf,5
[39] Fussilet, 45, Şura42...v.d.
[40] Bakara 176...v.d.
[41] En’am 65, Rum 39...v.d.
[42] Enam 133;Araf 168;İsra 8...v.d.
[43] Nisa, 38.
[44] Müddesir, 6.
[45] Nisa,58.
[46] Nisa, 58 vd.
Toplam Okunma Sayısı : 507