
TEK KELİME İLE DÜNYANIN KURTULUŞ REÇETESİ
GİRİŞ
Küresel ısınma, buzulların erimesi, artan orman yangınları, salgınlar…
Kusursuz evrenin -insan müdahalesine açık bırakılmış- küçük bir parçası bu zeki türün hataları yüzünden gittikçe yaşanmaz bir hal alıyor. Ama şimdi bahsedeceğim mesele, çok daha ciddi!
Dünya dediğimiz bu geminin dümeni ruh hastası korsanların eline geçmiş durumda. Daha büyük çoğunluğu oluşturan yolcuların hali ise içler acısı. Günün tadını çıkaran bir güruh bindikleri geminin bir felakete doğru sürüklendiğinden habersiz gülüp eğleniyor. Durumdan haberdar olanlar ise henüz etkin bir çözüm üretebilmiş değil.
Milyarların gözü önünde masum kadınlar ve çocuklar öldürülüyor. Yürüyüşlerden protestolara yardımlardan destek söylemlerine yapılan her şey çok değerli ama yetmiyor. Vicdansızın vicdanına seslenmek, boşa kürek sallamaktır. Aynı şeyi yapmaya devam edersek sonucun değişmeyeceğini tahmin etmek bir kehanet değildir.
Dünyanın en tehlikeli canilerinden biri dünyaya patronluk taslayan Amerika’nın kongre salonunda -bir kahraman dışında- herkes tarafından alkışlanıyor.
Amerika; Afganistan’a ve Irak’a savaş açarken gerekçesi kimyasal silahlardı. Hiçbir zaman bulunamadı bu silahlar ama milyonlarca masum insan can verdi. Yalan ve iftira üzerine inşa edilmiş aynı basit tezgâhlarla kurgulanan savaşlar devam ediyor.
“Daha iyi ve barışsever bir dünya” kurulmasına katkıda bulunmak amacıyla düzenlenen Olimpiyat Oyunları -Papa’nın bile tepkisini çekecek- sapkınlıklara sahne oluyor.
Dünyanın geleceğini inşa edecek olan gençlik, en değerli hazineleri olan zamanını ve zihnini sosyal medya denen -yalan, iftira, dedikodu, sapkınlık gibi ahlaksızlıklarla dolu- platformlarda tüketiyor. Milyonlarca insan, geleceğini ve huzurunu çalan bu sanal dünyaya -celladına âşık kurban misali- sarılmış ve bir türlü yakasını kurtaramıyor.
Hâsılı, dünyanın çivisi çıkmış!
Peki, durum bu kadar umutsuz mu? Yapılacak bir şey yok mu sahiden? Ya da bu fakirin önerdiği gibi tek kelimelik bir reçete şifa olur mu dünyanın dertlerine?
ERDEM
Bedenimizin dengesi bozulduğunda bunun nedeni vitamin ya da mineral eksikliğiyse yerine koymak gerekir. Madem dünyanın en büyük sorunlarının kökeninde erdem eksikliği var, öyleyse işe buradan başlamak iyi bir seçenek olabilir.
Erdem; doğruluk, cesaret, iyi yüreklilik ve ölçülülük gibi tüm güzel niteliklerin ortak adıdır.
Soru şu: Binlerce yıldır din ve felsefenin el üstünde tuttuğu erdem günümüz dünyasının yaralarına merhem olabilir mi?
Netanyahu ve erdem kelimesini aynı cümle içinde kullanmaktan bile imtina ederim. Peki, gerçek Yahudiler?
Tüm Yahudiler dürüst davransa Hz. Musa’nın kendilerine öğrettiği dinin masum kadın ve çocukların ölümüne izin vermediğini hatırlar.
Hepsi birden sapkın olsa bile on beş milyonluk Yahudi toplumunun tek başına bu zulmü işleyemeyeceğini kabul ederiz. Arkalarındaki güçlere bir göz atın: Karşınıza dünyanın en büyük nüfusunu oluşturan Hıristiyanlar çıkacak. "Sağ yanağına biri tokat atarsa ona karşılık verme, sol yanağını da çevir,” ilkesini benimsemiş bir toplum nasıl olur da bu katliamları destekler? İşte size bir ahlak sorunu daha!
Peki, katledilen bu Müslümanların kardeşleri nerede?
Kur’an der ki; “Eğer sizden sabırlı yüz kişi olursa onlardan bin kişiyi yener” (8;65). Peki, on milyonu bile bulmayan Siyonist katiller karşısında yüz katından daha büyük bir kalabalık olan İslam dünyasının çaresizliğini nasıl açıklayacağız?
Ya kitap yanlış ya da ona inandığını söyleyenler!
Kitabın doğru olduğuna inanan herkese bir görev düşüyor: İçtenlikle sorgulamak.
Eğer samimi olarak inanıyorsak nerede hata yapıyoruz?
Bir sorun olduğunun farkındayız ama kimse üstüne alınmıyor. “Çoğunluk hata yapıyor ama ben doğru yoldayım,” diye düşünüyoruz. Peki, hatanın bizde olmadığından emin miyiz?
BİRLİK OLMAK
Siyonistlerin planlarının güzel yurdumun topraklarına kadar uzandığından habersiz çok insan vardır. Ama İslam dünyasının bölük pörçük olduğunu görmeyen yoktur sanırım. Gazze’de katliam yapanların pervasızlığının en büyük nedeni de bu değil mi zaten?
Bugün dünyayı ateşe verenler aradığı gücü birlik ve dayanışmadan alırken İslam dünyası neden paramparça? “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; sakın ayrılmayın!” (3;103) diyen bir kitaba inanmış toplumun bölük pörçük olmasını nasıl izah edeceğiz?
Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen bir peygambere inandığımızı söylerken ne kadar dürüst davranıyoruz?
Şu uyarıyı ciddiye alsak iyi olur: “İnsanlar sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacaklarını ve sınavdan geçmeyeceklerini mi sanıyorlar?” (29;2).
Peki, çözüm?
Son mesaj gerçekten inanmaya davet ediyor bizi: “Ey iman edenler, iman edin; Allah’a, peygambere ve ona indirilene…” (4;136).
Kudreti sınırsız bir Tanrı’ya diğer dindarlar hatta deistler bile inanıyor. Peki, peygambere inanmak ne demektir?
Peygamberin kendisine inananlardan istediği şey, şiirler yazıp övgüler düzmesi miydi yoksa tavsiyelerini dinleyip onun yaşamını örnek alması mı?
Mesela, İslam peygamberi bir sorunla karşılaşınca nasıl bir yol izliyordu? Çözüm için önce hangi kaynağa başvuruyordu? Peki, aynı peygambere inananlar bugün yaşadıkları problemlerin çözümü için ne yapıyor?
Gazze sorununu ele alalım. Hıristiyan, Yahudi, Budist hatta ateistler bile barış için bir şeyler yapıyor ama netice yok! Peki, Müslümanlar farklı olarak ne yapıyor? Mesela, tıpkı İslam Peygamberinin yaptığı gibi en temel kaynağa başvuran kaç kişi var?
Çözüm için yapılanların bir listesini çıkardığımızda mesele daha net anlaşılacaktır. İslam’ın en güzel haliyle yaşandığını düşündüğümüz ülkemizde bile insanların yüzde doksanından fazlası inandığını söylediği kitabı baştan sona anlayarak okumamış. İçinde ne yazdığını bilmediğimiz bir kitap nasıl yaşam kılavuzumuz olsun?
Bir dostumuzun hediye ettiği kitabın birkaç sayfasına göz atıp “Eminim çok güzeldir,” diyerek rafa kaldırsak ne kadar dürüst davranmış oluruz? Kitaba inandığımızı söylüyor ama içinde ne olduğunu bilmiyorsak burada bir samimiyet sorunumuz vardır.
Kur’an nüshalarından birini yakarak eylem yapanları şiddetle protesto ediyoruz. Kur’an okumanın yasaklandığı dönemleri lanetliyoruz. Peki, biz ne kadar değer veriyoruz bu yaşam rehberine?
Şahsen kimsenin ağzından duymadım ama “Kur’an yeter, peygamber olmasa da olur,” diyen birisi varsa kitabı baştan sona okumasını öneririm. Çünkü Kur’an Allah’a, elçiye ve ona indirilene inanmayı emrediyor.
Ama daha çok karşılaştığım durumu söyleyeyim: “Kur’an’ı okuyun,” diyenler var ki, bu kitabın kendisi ve onu insanlara tebliğ eden peygamber de aynı şeyi söylüyor. Ne acıdır ki, hayatın bu en önemli gerçeğini hatırlatanlar aynı kitaba inandığını söyleyen bazı insanlar tarafından tepkiyle karşılanıyor. Mealci, Kur’ancı gibi etiketlemelerle başlayıp peygamber düşmanlığıyla itham etmeye varıncaya kadar bir sürü iftira dolaşıyor ortalıkta. İşte bu insanlara –eğer kendilerine örnek almak hususunda samimi iseler- İslam peygamberinin güzel ahlakını hatırlatmakla yetiniyorum.
Erdem sahibi bir insanın görevi her duyduğuna inanmak değil, kendisine bir bozguncu kardeşiyle arasını bozacak bir haberle geldiğinde bunun doğruluğunu araştırmaktır (49;6). Yeterince bölünüp parçalanmış İslam dünyasının en son ihtiyaç duyacağı şey yeni bir fitnedir.
DİNDARLARI ELEŞTİRENLER
Dini hedef tahtasına koyanları da dürüstlüğe davet ediyorum. Eleştirdikleri tam olarak nedir?
İnsanların kılık kıyafetine bakıp dindar olarak nitelendirirseniz onun yaptığı tüm hataları dine yüklemek kolay iştir ama bu yaklaşım dürüstlükle bağdaşmaz. Çünkü dinin tartışmasız en temel kaynağı; okumayı, düşünmeyi, aklını kullanmayı, erdemli olmayı, boş şeylerden uzak durmayı ve çalışmayı öneriyor. İşte bu niteliklere sahip bir insanı model olarak alır ve yine de eleştirirseniz bakın bu biraz daha dürüst bir yaklaşım olur.
Din olmadan da erdemli olunabileceğini savunanlar, en azından dindarları değerlendirirken dürüst davranarak kendileri örnek olabilir. Cicero’nun da ifade ettiği gibi, “Uygulamaya dökmeden, erdeme sadece bir sanatmış gibi sahip olmak yetersizdir.”
Binlerce masum kadın haksız yere öldürülürken kadın hakları savunucuları nerede? Yoksa öldürülenler Arap ya da Müslüman olunca kadından sayılmıyorlar mı?
Öldürülen masum kadınların ve çocukların terörist olduğunu iddia edenler bile var? Bu iddiaların savunması ise akla ziyan! Çocuklar birer potansiyel terörist, kadınlar ise terörist doğuracak birer potansiyel anneymiş!
Terörizmin tanımına bakıyorum. “Siyasal, dinsel ve/veya ekonomik hedeflere ulaşmak amacıyla sivillere, belirlenen hedef gruplara veya resmî, yerel ve genel yönetimlere yönelik baskı, yıldırma ve her türlü şiddet içeren yolun kullanımı,” diye tanımlanıyor terörizm. Kaynağım, İslam Ansiklopedisi değil, Vikipedi!
Modern dünyanın sözde aydınları!
Şu tanımı okuyup tekrar söyleyin bakalım: İşgal ettiği toprakları dut yaprağı gibi kemiren, masum kadın ve çocukları acımasızca öldürenler mi terörist yoksa kendi topraklarını savunanlar mı?
BİR ADIM ATMAK
Bilim kurgu filmlerindeki sanal kahramanlar gibi abartılı güçlere sahip değilseniz gidip şu savaşı birkaç günde durduramazsınız. Ama yapamadıklarımız yapabileceklerimizin önünde engel olmasın. Çünkü sahiden yapabileceğimiz çok şey var.
Mesela, çocuklarımıza, öğrencilerimize ve dostlarımıza erdemin; dış güzellik, akademik başarı, zenginlik ve sosyal statü gibi şeylerden daha önemli olduğunu anlatabiliriz. Anlatmakla yetinmez yaşantımızla örnek olabiliriz.
Erdemli olmak yetmez, başkalarının yanımızda erdemsiz tutum sergilemesine de göz yummamalıyız.
“Onurlu olanlar asla savaş çığırtkanlarının arasında saf tutmadı,” der Mark Twain. Ama bu yeterli değildir. Çünkü Einstein tarafından ifade edildiği gibi; “Dünyanın tehlikeli bir yer olmasının nedeni şeytanın yaptıkları değil, bunlara seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlardır.”
Kötüler güçlü olduğunda zorbalık ortaya çıkıyor. Bu zorbalığı engellemek için iyi ve adil olmak yetmez, cesur ve güçlü de olmak gerekir. Daha güzel bir dünya istiyorsak –televizyon ve internet karşısında zaman öldürmektense- en azından kötüler kadar çalışabiliriz.
Sohbet sırasında ya da sosyal medyada başkaları hakkında atıp tutan dostlarımıza Sokrat’ın bilgeliğiyle yaklaşabiliriz. Mesela, “Anlattıkların kesin olarak doğru, faydalı ve gerekli mi?” diye sorabiliriz. Böylece yalan, dedikodu ve iftiralarla toplumsal çatışmaların körüklenmesine engel olabiliriz.
Yanımızda birisi başkalarını eleştiriyorsa, “En çok eleştirenler çoğu kez hatası en çok olanlardır!” prensibini hatırlatabiliriz.
Dürüst olmak yetmez yalancıların tuzağına da düşmemek gerekir. Yalancılara ve kötülere inanmamak kolaydır ama iyi gibi görünen -hatta bu arada birkaç güzel şey de söyleyen- insanların yalanlarına daha kolay kanarız. Hele bir de bu yalan, sezdirme şeklindeyse zokayı yutarız. Belki en tehlikelisi de söylenmeyen gerçeklerdir!
“Tanrım, beni dostlarımdan koru, düşmanlarımın icabına bakarım,” demişti Voltaire. En kolay kandıklarımız bizden sandıklarımızdır çoğu kez.
Nitekim Kur’an, insanları büyük bir yanılgı konusunda uyarır: “Ve dediler ki; Rabbimiz, gerçekten biz, önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırdılar." (33;67). Ve bir başka uyarı: “Aldatıcılar sakın sizi Allah ile aldatmasın” (35;5). İslam dünyasını parçalamak için Lawrence’ların aramızda dolaşmadığından emin olabilir miyiz?
Retorik dediğimiz sanatı kötü niyetle kullananlar sizi yanlış şeylerin doğruluğuna inandırabilir. Mesela, “Vahyi bütünüyle okumadan Kur'an'dan sonuç çıkarmada acele etme!” (20;114) uyarısı ortadayken sizi bu kitabı okumaktan alıkoyanlara karşı dikkatli olun!
Kimse size “Kur’an okumayın!” demez elbette ama okusanız da anlayamayacağınızı iddia edenler çıkar. “İşte biz Kur'ân'ı apaçık âyetler halinde indirdik,” (22;16) diyen kitaba inanıyorsanız zekânızı test edenlere karşı uyanık olun derim.
Sonsuz kudrette bir yaratıcının, insanlara onların anlayamayacağı bir kitabı indirdiğini iddia edenlerin Kur’an’dan daha çok güvendiği bir kaynak mı var? Peki, değişik kisveler altında insanları bu harika yaşam kılavuzunu okumaktan uzak tutmaya çalışanlar dünyanın hangi sorununa çözüm üretiyor?
Bölünüp parçalara ayrılmış İslam dünyasında yetmiş iki fırkanın her biri en doğru yolu takip ettiğini iddia ediyor. Herkes aynı peygamberin yolunu takip ediyorsa bu ayrılıklar neden?
İşte samimi inanç sahiplerine düşen bir görev daha: “Dinlerini parçalara bölen, gruplara ayrılan ve her grubun kendi yanındakiyle böbürlendiği kimselerden olmayın!” (30;32) diyen mesajı sık sık birbirimize hatırlatalım.
Sizi sorulara boğup düşüncelere sevk ettiğimin farkındayım. Ama unutmayın: Düşünmek farzdır! İnandığımız yaşam rehberinde en çok tekrarlanan farzlardan üstelik…
Yine de önemli bir hatırlatmada bulunmalıyım: Kusursuz olduğuna inandığım bir kitapta tüm bu soruların cevabını bulabilirsiniz.
SONUÇ
Bazı bilimsel çalışmaları insanlığı yok eden silahlara dönüştürülünce kahrolan Einstein şu tespiti yapar:
“İnsanlığın kurtuluşu için tek umut ahlakı yaymaktır.”
İnanıyorum ki; tüm dünya katliama seyirci kalsa bile en doğru dine inandığını düşünen iki milyarlık kitlenin sadece çeyreği örnek aldıkları rehberin erdemiyle kuşansa bu zulüm bir gün bile sürmez hatta başlamazdı!
Gerçeği aramaktansa haklı olduğunu ispat etmek için tartışma zeminleri arayanlara dikkat edin! Çatışma ve ayrılıklar dışında bir işe yaramayan bu çabalar zaman ve enerji kaybı nedenidir. Oysa bizim güçlü olmak için birliğe, çalışmaya ve üretmeye ihtiyacımız var.
Grup taassubundan, duygusal bağlılıklarımızdan, yanılmaz olduğunu sandığımız egomuzdan sıyrılarak samimiyetle aradığımızda çözüm bulmak hiç de zor olmayacaktır. Çünkü insanı yaratan onu başıboş bırakmamıştır (75;36). Kendisine kusursuz bir yaşam rehberini hem de insanların arasından seçtiği ahlak timsali bir elçiyle ulaştırmıştır.
Tek kelimelik kurtuluş reçetesi sunarken bunun kolay olduğunu söylemedim. Fakat imkânsız da değil! İnanç sahipleri bilir ki; “Allah hiç kimseye taşıyamayacağı bir yük yüklemez.” (2;286).
Daha güzel bir dünya için; duygulardan ve yargılardan arındırılmış saf gerçeklerin ışığında erdemli bir yaşama kucak açmak dileklerimle…
Toplam Okunma Sayısı : 1405