
TÜRKİYE’NİN KIBRIS POLİTİKASI NE OLMALIDIR?
* Bu metin, merhum Aykut EDİBALİ’nin, “Türkiye’nin Kıbrıs Politikası Ne Olmalıdır?” kitabından alıntıdır.
Kıbrıs Davası Türk Milletinin Özgürlük Davasının Ayrılmaz Bir Parçasıdır
Karşılaştığımız meselelerin tarihi gelişimi bilinmedikçe, hangi sosyal, siyasî, dinî ve ekonomik kaynaktan fışkırdığı anlaşılmadıkça, ne problemlere doğru bir teşhis açısından bakmak, ne de onları doğru ve millî menfaatlerimize uygun olarak çözmek mümkündür. Bu kesin zaruretin sonucu olarak, diyebiliriz ki, Kıbrıs ve Batı Trakya meselesini, Müslüman Türklerin hürriyet ve istiklâl dâvası olarak anlamadıkça, bu milli meseleyi, çağımızın sosyal ve siyasî ideallerine tam uygun olarak “esir insanların kurtuluşu” tarzında ortaya koymadıkça, emperyalizme karşı savaşan ülkelerin davası ile birleştirmedikçe, hiçbir çözüm yolu yoktur. Ve olamaz da.
Kıbrıs Meselesinin Kendisine Has Özellikleri
Kıbrıs meselesi, bizim açımızdan hem Türklerin özgürlük davasıdır hem de onu Türk Milletinin diğer meselelerinden ayıran özelliklere sahiptir. Elbette Çin ve Rusya arasına sıkışmış Doğu Türkistan'dan daha farklı şartlarla çevrelenmiştir. Süper devletlerin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu politikası, şimdiki şartlarda belirleyici rol oynamaktadır. Süper devletlerin politikasına etki edebilen uluslararası ekonomik ve ideolojik güçler de bu mesele üzerinde ağırlıklarını hissettireceklerdir.
Dünya siyasetinde etkin olabilmek için çırpınan İngiltere, eski sömürge bölgelerinin kolluk kuvveti halinde Amerika’yı tutmaya çalışıyor. Hâlâ Doğu Akdeniz’in stratejik üssü Kıbrıs; Endonezya, Hindistan ve Güney Afrika eğrisini İngiltere’ye bağlayan en kısa yolu, yani Akdeniz rotası üzerindedir. Aynı zamanda dünya petrolünün kalite itibariyle en yükseği ve dünya petrol üretiminin büyük kısmını elinde tutan Ortadoğu ülkelerinin tam merkezinde Kıbrıs bulunuyor. Askeri yöntemlerdeki gelişme ne ölçüde artarsa artsın, Kıbrıs’ın, İngiltere ve Amerika için önemi azalmayacaktır. İlâve edelim ki Kıbrıs, Girit’le birlikte, Akdeniz de artan Rus nüfuzuna karşı, stratejik bir üs olarak kalacaktır. İngiltere ve Amerika’nın politikası açısından, Kıbrıs’ın durumu kısaca budur. Ve Kıbrıs, uzun süre bu iki devletin politikalarına uygun bir statüde kalacak demektir.
- İkinci tayin edici faktör, İsrail’i Araplar karşısında desteklemekten vazgeçmesi mümkün olmayan Amerika’nın ve İngiltere’nin, İsrail’e fiilî yardımları için bir üs ihtiyacı da Kıbrıs’ın statüsüne etkide bulunacaktır.
- Aynı zamanda Rusya, Akdeniz’i bir Rus gölü haline getirme siyasetinde Kıbrıs’ta, Amerikan nüfuzu ile çarpışacaktır. Bu da Kıbrıs’ın statüsüne etki edecek diğer önemli faktördür.
- İşte Yunanistan, süper devletlerin ve uluslararası güçlerin politikalarındaki bu yoğunlaşmaları, Türkiye’nin şartlarını yoklayarak, Enosis’e doğru gitmektedir. Kıbrıs’a yapılan silah sevki ve Batı Trakya’daki baskı geleneksel Elen politikasının genişleme ve fetih hareketinin bir belirtisidir.
Bu konuda alınacak pek çok tedbir sıralanabilir. Ancak tedbir, Türkiye’nin meselelerini millî ve gerçekçi bir gözle gören kadrolar için anlam ifade edecektir. Anavatanda, kelimenin gerçek manasında millî ideallerin politikasını yapacak kadrolar iş başına gelmedikçe, söylenecek bütün tedbirler boştur. Şimdi söylenecek söz, Kıbrıs mücahitlerinin sözüdür. “Bizi palikaryanın kurşunu değil, anavatanın sessizliği kahrediyor.”
Kıbrıs Meselesi’nin Anlamı Nedir?
1. Türk-Yunan ilişkilerinde yegâne mihenk taşı olmasa bile, Türk-Yunan ilişkilerinin gerçek yüzünü ortaya koyan ve bunu acı dili ile ihtar eden bir hadisedir.
2. Kıbrıs’ta son elli yılda yaşananlar Türk Milleti ne, yüz binlerce evlâdının hayatına ve Türk illerinin harabe haline dönmesine mal olmuş Yunan emellerini hatırlatır.
3. Kıbrıs meselesi, Türk dış politikasının, düşmanın merhametine terk ettiği esir Müslüman Türklerin ıstırabını ve bu ıstırap karşısında sağır kulakların, kör gözlerin ve taşlaşmış vicdanların ihanete varan gafletlerini, öğretici ve acı bir hatıra halinde millî hafızaya nakşeder. İşte Kıbrıs’ta yaşananlar ve Kıbrıs problemi, millî şuuru kırbaçlayarak uyaran, yaldızlı dostluk palavraları arkasında dipdiri duran Elen aç gözlülüğünü, saklanmaz ve tevil edilmez bir şekilde ortaya koyan millî meseledir.
Kıbrıs Davasındaki H atalar Nelerdir?
1960’dan sonra Kıbrıs’ta Yunan politikası, Kıbrıs Türklerini pervasızca imhaya yöneldiği ve Türkiye’de sokaktaki çocukların bile dindaşları ve kandaşları olan Kıbrıslı kardeşlerinin ıstırabı ile dertlendiği günlerde; Türk dış politikasının, iflâsın eşiğinde olduğu acı bir şekilde görülüyordu. Devrin başbakanı Ürgüplü, trajediyi şöyle açıklıyordu: “Kıbrıs hakkında ne yapacağımızı bilmiyoruz.” Bu itiraf, sadece Kıbrıs politikasının değil, bütün dış politika cihazının ve politikasının, ne acı bir zaaf içinde olduğunu, bütün çıplaklığı ile gösteriyordu.
Kıbrıs Davasında 1974 Öncesi Karanlık Yıllar
Kıbrıs meselesini anlamanın şartlarının başında Elenizm’i bilmek gelir. Elenizm’in ne olduğu, Osmanlı Devleti’nin dağılmasındaki etkileri bilinmeden sadece güncel konuların irdelenmesi ile Kıbrıs meselesi hakkında bilgi sahibi olabilmek, bilgi sahibi olmadan da geçerli tutarlı bir çözüm getirebilmek mümkün değildir. Bu bölümde Türk dış politikasındaki dalgalanmaları, Batı tarafından görevlendirilen Yunanın Elenizm hayali ile Türk Milletine reva gördüğü zulmü inceleyeceğiz.
Elenizm’in Somut Hedefi Nedir?
Unutmayalım ki, Kıbrıs katliamları, bir Batı Trakya faciası, farklı toplumlar arasındaki çarpışmanın kanlı sonucudur. Mora’da Türk askerlerini arkadan hançerleyenler, Balkanlarda alçak zulümleri hazırlayan palikaryalar, Batı Anadolu’da geçtiği her yeri harabeye çeviren Yunan sürüleri, Kıbrıs’ta katliamlar hazırlayan papazlar, aynı ideal için çalışmaktadır. Bu ideal, Bizans imparatorluğunun yeniden kurulması emelidir. Vahşetlerinden yakındığımız Elenizm’in hedefi, Anadolu ve Rumeli’de bütün camilerin yıkılması, mezarların tarla yapılıp sürülmesi ve Müslüman Türk Milletinin zorla Hıristiyanlaştırılması demektir. Tıpkı Endülüs gibi, Hıristiyan tarihçileri, “Anadolu’daki İslâm istilâsı ve karanlık devir sona erdi” diye yazabilecekler.
Kıbrıs Faciası Nasıl Hazırlandı? İngiltere’nin Kıbrıs Konusuna Dahil Oluşu
1878 Antlaşması ve Kıbrıs
4 Haziran 1878 tarihinde Osmanlı Devleti ile Britanya arasında imzalanan antlaşmaya dayanarak, Osmanlı Devleti’nin Asya’daki toprak bütünlüğüne yönelecek bir işgal veya saldırı hareketi karşısında İngiltere’nin silahlı bir yardımda bulunması karşılığında, Ada’nın yalnızca idaresi İngiltere’ye verilmişti. Bir ülke parçası üzerindeki idare yetkisinin devri, o ülkede hâkimiyete ilişkin bütün yetkilerin kullanılması yetkisinin devri sonucunu doğursa da devletler hukuku bakımından ülkenin devri anlamına gelmez.
Lozan’da Kıbrıs ve İngiltere
Ancak İngiltere, milletlerarası hukuk kurallarına aykırı olarak, 1. Dünya Savaşında Almanya ile müttefik olunmasını bahane ederek Adayı 1914’de tek taraflı olarak ilhak etmiştir. Ada savaş sonrasında ise, 1925 tarihinde İngiliz Kraliyet Sömürgesi olarak ilan edilmiştir. Kıbrıs’ın İngilizler tarafından ilhakı Lozan Antlaşması’nın 20’nci maddesinde, 1914 yılından itibaren geçerli sayıldığı ifade edilmiştir.
Kıbrıs’ta Rumlar Nasıl Çoğunluk Oldu? “Union Jack Projesi”
Ada’daki idari yetkilerin İngilizlere devredildiği tarihte, Kıbrıs'ta çoğunluk Türklerdeydi. Ancak İstiklâl Savaşından sonra Anadolu’dan kaçan on binlerce Rum, “Union Jack Projesi” adı altında Kıbrıs’a yerleştirildi. Bundan hemen hemen kırk yıl sonra, Ada’da çoğunluk Rumların eline geçmiş bulunuyordu. Kıbrıs, tarihte hiçbir zaman Yunanistan tarafından idare edilmemiş olmasına rağmen, Kıbrıslı Rumlar Ada’nın Yunanistan'ın parçası olduğu yolunda daimî bir düşünce ve his beslemiştir. Enosis, Kıbrıs Rumlarının temel ideali haline getirilmiştir.
Kıbrıs’ta Çarpışan Wall Street, İngiliz ve Rus Politikaları
Dünya Savaşından sonra, Rus ihtilâlini finanse etmiş meşhur Kuhn & Loeb Şirketi’nin ortakları ve komünist taraftarı bankerler, Yunanistan’ı, Sovyet İmparatorluğu’nun bir parçası yapmak istiyorlardı. Yunanistan’da bu kuvvetler, bir ihtilâli planlamış ve tahrik etmişlerdi. Ancak menfaatleri çatıştığı için Wall Street patronlarının karşısına dikilen İngilizler, Yunanistan’ın komünist bloğa kaymasını engellediler. İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrası müdahalesi olmasaydı, bugün Yunanistan Rusya’nın nüfuz bölgesi içinde bulunacaktı.
İngilizlerin Yunanistan harekâtı, Amerika Birleşik Devletleri’ne bildirilmeden yapılmış bir harekât oluyordu. Başkan Roosevelt, İngilizlerin Atina yakınlarına asker çıkardıkları haberini aldığı zaman küplere binmiş ve “buna nasıl cesaret ediyorlar” diye haykırmıştı.
Bernard Baruch Ambargosu
1940 yıllarının sonlarına doğru, o zorlu ve sıkıntılı dönem sırasında, Yunanistan’a Amerika’dan bir tek dolar bile gönderilmemişti. İngiliz yazarlarından birinin ifadesine göre bu ambargo, Bernard Baruch’un tam tasvibini kazanmış bulunuyordu. Ancak, Yunanistan’da İngiliz tesirleri iyice izale edildikten sonradır ki, Amerika Birleşik Devletleri, Yunanistan meselesinde sorumluluğu yüklenmeğe başlamıştı. Şüphesiz bu durumda, Kızıl Ordu’nun güneye doğru sarkmaya başlamasının da büyük payı bulunuyordu, Bütün bu olanlara rağmen, İngiltere, Kıbrıs'tan, eskiden olduğu gibi, elini ayağını çekmemişti.
Londra Konferansı
Kısa bir müddet sonra Makarios, işlediği cinayetlerin üstünü örtmeyi başardı. Canterbury Arşipiskoposu, Londra’da İngiltere Kilisesinde yapılan Lambeth konferansına Makarios’u davet etti. İngiltere Hükümeti, Makarios’la anlaşmalar imzaladı. Zürih’de, Yunan ve Türk dışişleri bakanlarıyla yapılan toplantılardan sonra, Londra'da bir konferans toplanarak, Adada nüfusça azaltılmış bulunan Türklerin hakları saklı kalmak üzere, Adanın bağımsızlığına karar verildi.
Bu görüşmeler sırasında, İngiltere’nin, Ada’daki üsleri terk etmemek için çok gayret sarf ettiğini belirtelim. Bugün İngiltere, Adadaki üslerinde, dünyanın en büyük radar tesis ve sistemlerine sahip bulunmaktadır.
Birleşmiş Milletler Askerlerinin Görevi: “Kıbrıs Türk’ünü Ezmek”
Anlaşma, Londra’da toplanan bir Konferans’ta kabul edildi. Makarios, artık durumdan memnundu. Özgürlük için harekete geçen Kıbrıslı Türklere karşı artık kolaylıkla ENOSİS’i bir silah olarak kullanabilirdi. Birleşmiş Milletler Ada’ya, çıkabilecek her türlü Makarios karşıtı hareketi önleyebilmek için, çok sayıda ve kuvvetli bir birlik gönderdi. İşin şaşılacak tarafı, bu birliğin çoğunluğunu İngilizler oluşturuyordu. Birleşmiş Milletler tarafından Ada’ya gönderilen bu kuvvetlerin görevlerinden biri de, Kıbrıs Türkleriyle mücadele etmekti.
Makarios Kimin Maşasıydı?
Öte yandan İngilizler de, Makarios’u Seychelles’e gönderdiler. Böylece Makarios’u bir lider olarak empoze ettiler. Gerçekten de Makarios, böyle bir iş için biçilmiş kaftandı. Bir insan düşünün ki, hem siyasî hem de dinî gücü olsun. Amerika Birleşik Devletleri, Yunanistan’da büyük deniz ve hava üsleri elde etmek üzere görüşmelere başlamıştı. Yunan Hükümeti ile anlaşmaların imzalanmasından sonra, Atina Radyosu, Kıbrıs’taki teröristlere hitaben Enosis propagandalarına başladı. Bütün bunların arkasında yatan gerçek motif Yunanistan’ın ve Kıbrıs’ın güvenliğinden çok Amerikalıların menfaatinin sağlamlaşmasıydı. Kıbrıs’ta meşhur EOKA’nın cinayetleri son safha ve yoğunluğuna erişmiş bulunuyordu. Atina Radyosu da eski velinimeti İngilizlere karşı veryansın etmekte devam ediyordu.
Hatırlayabileceğimiz gibi, 1957’de kesin olarak bozulan Türk-Yunan münasebetleri, 1959’da Londra ve Zürich anlaşmalarıyla yeniden düzeltilmiş sayılıyordu. Nitekim, Kıbrıs meselesi hallolmuş, Ada İngilizlerin sömürgesi olmaktan kurtulmuş ve Yunanistan, Türkiye’nin ittifak kıymetinin kadrini anlamış farz ediliyordu. Ancak Türkiye, 1960 hareketinin doğurduğu siyasî kriz anında, Kıbrıs’ta yeniden silahların patladığını duydu. Kıbrıs faciası yeniden sahneye kondu. Bu facia, Kıbrıs’taki Türk halkını kelimenin gerçek anlamında yok etmek için tasarlanmıştı. EOKA çetesi lideri Georgis Grivas’ın da aralarında bulunduğu Yunan subayları, hatıralarından öğreniyoruz ki, adadaki Müslüman-Türk varlığını 6 saat içinde tasfiye etmeyi hayal ediyorlardı.
Nihayet Makarios, Girit’te ve Mora'da olduğu gibi, Türklerin işini bir gece içinde ve silah yoluyla bitiremeyeceğini anlayınca, kapsamlı bir politik saldırı hareketine girişti. Birleşmiş Milletler‘de Kıbrıs Cumhuriyetini kuran Londra ve Zürich anlaşmalarının Türkiye'ye müdahale hakkı veren maddelerinin meşruiyeti hakkında, hiç olmazsa şüphe uyandırmayı temin edebildi. Bu andan itibaren kriz, bir Türk-Yunan harbinin çıkmasına ramak kalacak şekilde derinleşir. Ve Türkiye, Yunanistan’dan millerce uzaklıkta ve fakat Antalya’nın burnu dibindeki Kıbrıs Türklerinin, yaşam ve özgürlüklerini korumak için yıllar boyunca bir müdahaleye geçemez. İnönü iktidarı da Demirel iktidarı da aynı mesuliyetsizlik içinde bocaladı durdu... Kıbrıs meselesi, zamanın aleyhimize işlediği bir problem olarak 14 yıl daha bekledi.
Kıbrıs’ta Enosis Hazırlığı
Kıbrıs kaynaklı haberlere göre, Makarios, Enosis ilânının hazır olduğunu ifade etmişti. 28 Ekim günü yapılan törenlerde, “Enosis” diye bağıran gruplar ortalığı velveleye vermişti. Fakat durum, sadece, Kıbrıs’ta olup biten ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temsil yetkisini taşıdığına inanan Makarios’un, Yunanistan rıza gösterirse Enosis’i ilâna hazır olduğu gerçeğinin ortaya atılmasından ibaret değildir.
Şartlı Olarak İlân Edilen Enosis
Makarios’un 30 Ekim tarihli haber bültenlerinde yer alan konuşması, son derece manidardı. Diplomat papaz, Grivas’a verdiği cevapta, ileride Kıbrıs’ta bir yıldırma dalgasının patlak vermesi ihtimalini açıklarken, her Kıbrıslı Rum’un ENOSİS’ten yana olduğunu ve eğer Atina rıza gösterirse Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleştiğini ilân etmeye hazır olduğunu söyleyebilmişti. Makarios’un bu sözlerini yorumlarken, gerekli dikkat gösterilmelidir. Hele bu sözlerin, Grivas ile Makarios arasındaki kavgayı, Kıbrıs’ta bir Rum iç mücadelesini açığa vurduğunu ve sadece bir tehdit olduğunu zannetmek son derece hatalıdır. Gözlerden kaçmaması gereken husus bir iç çekişmede bile, Enosis lafının, yani Kıbrıs’ı köleliğe mahkûm etme arzusunun; diplomasinin karanlık kulislerinde değil, meydan nutukları ile değil, sözde Kıbrıs Cumhurbaşkanı bulunan bir papazın ağzından şarta bağlı olarak ilân edilebilmiş olmasıdır.
Rauf Denktaş’ın yorumuna bakılırsa, Makarios, zaten Enosisi hazırlamıştır. Mesele Yunanistan’ın ilhaka nasıl bir formül bulabileceğine kalmıştır. Ve Yunanistan, sadece, Türkiye’nin münasip zamanını kollamaktadır. İlhak formülünün hazırlanışının tamamlanması ve münasip bir şekilde ilânı 15 Temmuz 1974’e bırakılmış ve “Samson Darbesi” şeklinde tasavvur edilmekteymiş. Kıbrıs’ta Rumlar arası ihtilâfın bir silahlı mücadele haline dökülmesiyle, kopan yıldırma çabaları kısa zamanda Kıbrıs Türklüğünü de kasıp kavuracak planlı bir kaos ortamını oluşturmuştur.
Şarta bağlı olarak Enosis ilân edildiği günlerde Türk Hükümeti; Enosis karşısında millî tezimizi ortaya koymak ve Kıbrıs’ta alevlenen yangını söndürmek, Kıbrıs Türklüğünü ani veya aşamalı yok oluştan koruyacak etkin tedbirleri hızla almak mecburiyetindedir.
Makarios Yönetimi ve İngiltere
Bilindiği -daha doğrusu hiç bilinmediği gibi- Makarios, uluslararası güç dengesinde İngiltere’ye yaslanmıştı. Daha doğrusu Makarios, İngiliz İstihbarat Servisi ajanıydı. 1953’lerde doğrudan doğruya İngiliz üslerine yönelen “Enosis” hareketi ve EOKA tehdidi, bir CIA ajanı olan Grivas tarafından başlatıldı. Bu, Amerika’nın, Ortadoğu’da İngiliz menfaatine indirdiği bir darbe idi. Bu harekete İngiltere, İngiliz şeytanlığına uygun bir şekilde cevap verdi. İngiltere’nin Kıbrıs misillemesi, ananevi siyasetinin çok parlak (!) bir uygulaması şeklinde ortaya çıktı. İlk yaptığı iş, Grivas gibi bir ihtilâl teknisyeninin liderliğine karşı, İskoçya Locasına bağlı bulunan Papaz Makarios’u icat etmek oldu. İkincisi, EOKA tedhişinin hedefi olmaktan, İngiliz üslerini çekip çıkarmaktı. Bunun da kolayını buldu İngilizler. EOKA saldırıları birdenbire Kıbrıs Türklerine yöneldi. Ve sonra, EOKA teşkilâtına sızmış İsrail sabotaj servisleri ajanlarının bir kısmının, Türk mahallelerine kundak sokan, camileri bombalayan şahıslar olduğu öğrenildi. Bundan sonra, İngiltere’nin Kıbrıs valisine, o zamanki Türk Dışişleri Bakanı’na dokunaklı bir mektup yazmak görevi düşüyordu. İngiliz valisi, Türkiye’yi, İngiliz centilmenliğine (!) yaraşır bir şekilde, Kıbrıs Türklerinin maruz kaldığı katliam karşısında nezaketle (!) vazifeye çağırıyordu. Türkiye’de İngiliz parasıyla çıkan yüksek tirajlı bir gazete, zaten bunu büyük bir heyecanla yerine getiriyordu.
Ancak, o günkü iktidarın, hiç hazır olmadığı bu mesele karşısında, önce pek afallamış olmasına rağmen, sonradan enerjik bir politika uyguladığını ve Kıbrıs’ta sallantılı bile olsa önemli sayılabilecek garantiler kazandığını belirtmeliyiz. Kıbrıs Cumhuriyeti’ni, belli şartlarda bile olsa, Türkiye’nin garantisine sokan ve müdahale hakkı tesis eden Menderes ve Fatin Rüştü Beyleri rahmetle anmak, bugün millî ve insanî bir borçtur!
Netice olarak, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran Londra ve Zürich Anlaşmaları, İngiltere’nin, Ada’daki menfaatlerini korumasını temin etmiştir. Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti, her şeyden önce, Ada’daki İngiliz üslerini garanti altına almıştır. Ayrıca, Ada’nın ekonomik ve politik yönden bağlı kaldığı ülke de İngiltere olmuştur. Bu, uzun yıllar süren CIA ve M.I.5. kavgasının bir görünüşüdür.
Kıbrıs’ta Amerikan-İngiliz Kavgası
Bu anlattıklarımız, 1965’lere kadar uzanan hikâye. Amerika’nın, Avrupa’da şiddetli reaksiyonlarla sarsılan politik ve askeri gücünü göz göre göre harcayacağına ihtimal verilebilir mi? Büyük önem taşıyan askerî üsler ve tesisler kadar önemli bulunan Kıbrıs petrolü, İngiltere’nin Ada’yı terk etmesine imkân vermez. Ama, Amerika da Ada’nın yakasını kolay kolay bırakmaz. Hele Amerika’nın Ortadoğu’da İsrail’e karşı taahhütleri hatırlanacak olursa; Amerika’nın Kıbrıs’ta yönetim değişikliğine gitmesi zarurî görünür. Elbette, Amerika ve Wall Street; kendisine bir afyon savaşı açan, dış ve iç politikada İngiliz-Avrupa Birliğine meyyal, sol şiarları Avrupa sermayesine değil de Amerikan sermayesine ve politikasına karşı sonuçlar meydana getiren bir Türkiye yerine, kendisine seve seve üsler veriveren bir Yunanistan’ı tercih eder. Bunun pratik anlamı şudur: Şimdi Enosis demek, Kıbrıs’ta birkaç Amerikan üssü demektir.
İngiltere’yi Doğru Değerlendirmek Şarttır
Kıbrıs’ta fiilen gerçekleşen Enosis hareketi karşısında, İngiltere’ye ortak müdahale teklifinde bulunmak; dış dünyayı, uluslararası politik dengeyi hiç, ama hiç bilmemek demektir. Bu İngiltere, müdahale teklifine hiç yanaşır mı? Deklarasyon yayınlamak, Türkiye’deki iktidar değişmesini hararetle alkışlamak gibi hareketlerine bakıp da İngiltere’nin savaşa gireceğini sanmak bir hayaldir. İngiltere 1939’dan bu yana, bir defa böyle bir enayiliğe yanaşmış, onu da yüzüne gözüne bulaştırmıştır! İsrail garantörlüğüne oynamıştır, ama karşısında Rusya’dan önce Amerika’yı bulmuştur.
İngiltere, bütün tarihi boyunca dövüşmemiştir. Ama dövüştürmüştür. “Güneşin batmadığı imparatorluk” denen koca vampir; sadece deniz gücüne dayanmış, hemen hemen bütün savaşları, İngiliz subayları komutasında savaşan milletlere yaptırmıştır. Ne Hindistan ne Sudan, İngiliz kara ordusu ile köleleştirildi. Hele II. Dünya Savaşından bu yana İngiltere, sömürgelerinden çekilecekse, pek az bir zayiatla çekilmeyi başardı. Hindistan’dan, Mısır’dan, Yemenden, Bahreyn’den, Afrika ülkelerinden kendisi açısından sıkıntısızca ayrıldı, Ama ülkelere kundak sokarak; iç ihtilâflar, yangınlar bırakarak. Yemen'den ayrıldı, ihtilâl hâlâ devam ediyor. Hindistan’dan ayrıldı, Hint kıtası hâlâ çarpışma içinde. Ayrılmak istemediği yerlerden ise, ayrılmamak için İngiliz şeytanlığına başvuruyor. İngiliz, kendi askerini asla ateşe sürmüyor. Oradaki kuvvetleri, güçleri sıfır olasıya kadar çarpıştırıyor.
Bu İngiltere, bizimle birlikte Kıbrıs’a müdahale etmeyi hiç aklının ucundan geçirir mi? İngiltere’nin politika madrabazları bizimle birlikte bir askerî müdahaleye yanaşmazlar.
Kıbrıs Davasında 1974 Barış Harekâtı Sonrasında Uygulanan Politikalarındaki Yanlışlar Nelerdi?
Türkiye, 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta yaşanan faciayı önlemek için adaya asker göndermeye mecbur kaldı. Buna ilk karşı çıkan, herkesten önce ABD başkanı Johnson olmuştur. Kıbrıs'ı Yunanistan'ın 13. adası yapmak için Yunanistan’ın onayı ile yapılan Enosis Darbesi karşısında, Türkleri ve Rumları Samson darbecilerinin zulmünden kurtarmak için Ada’ya askeri müdahale yapılması gerekli ve kaçınılmazdı. O zamanın başbakanı Barış Harekâtı yapılması konusunda İngiltere’yi ikna için Ankara ile Londra arasında günlerce mekik dokumuştu. Ama İngilizlerin meşhur soğukkanlılığı olsa gerek, kılları bile kıpırdamamıştı.
Maalesef Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı ile elde edilen kazanımlar, ne harekatın gerçekleştirildiği dönemin iktidarı Sayın Ecevit ne de ondan sonra gelenler tarafından iyi değerlendirildi. Türkiye, Kıbrıs Davası için Batı’nın ambargolarına ve psikolojik baskılarına direndi. Harekatın üzerinden geçen seneler sonunda Sayın Ecevit ancak 1994 yılında, Kıbrıs’ta dolaylı bir Enosis tehlikesinin varlığını görebildi. Ve bunu 1994 yılında anladığında Kıbrıs Türkünün bağımsızlığının Türkiye tarafından bir antlaşma ve teminat altına alınmasının gerektiğinden söz edebilmiştir. Barış Harekâtı sonrasında ise İsviçre’de yapılan müzakerelerde Sayın Ecevit, maalesef çözümü bağımsız bir Kıbrıs içinde, Türklerin haklarını ancak toprak esasına dayandırılmış bir federasyonda görüyor ve “Bağımsız Kıbrıs Türk Devleti” tezine veya taksim tezine şiddetle karşı çıkıyordu.
Doğru dürüst bir Kıbrıs politikası anlayışı olmadığı için 1974’den sonra ülkeyi yönetenler çözümün “Bağımsız Kıbrıs Türk Devleti” tezinde odaklandığını anlamadılar. Bu nedenle, gelen asker ve sivil iktidarlar yanlış üzerine yanlış yaptılar. 1974’den günümüze kadar hepsi Müslüman Türk’ün gözünden değil yabancı bakış açısından baktılar ve Türkiye’nin onlarca yılını kaybettirdiler.
Rumların AB üyelik başvurusu ve Denktaş’ın Türkiye’ye Katılım Teklifi Büyük Fırsat Sağlayan Önemli Bir Dönemeçti
74 Barış Harekâtı sonrasında geçen dönemde tarihi fırsatlar kaçırılmıştır. Rumlar Enosis planının uygulanması için katliamlar yerine başka bir yol izlemeye başlamıştır. Rumlar Ada’nın tamamının resmi temsilcisi oldukları iddiasıyla AB üyelik başvurusunda bulunmuştur. KKTC ise AB topraklarını işgal eden bir asi azınlık konumuna itilmeye çalışılmıştır. Rumların, Kıbrıs Cumhuriyeti ismiyle Ada’nın tümünü temsilen Avrupa Birliği’ne girme çabalarına karşılık, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de Türkiye’ye özerk statüde bağlanması teklifinde bulundu. Başvurunun üzerinden uzun bir zaman geçmiş bulunmasına rağmen Türkiye yöneticilerinden ve özellikle Türk Dışişlerinden herhangi bir açıklama yapılmadı. Hatta böyle bir metnin bulunamadığı ileri sürüldü. Sayın Denktaş’ın bu önerisi ve Türkiye iktidarlarının vurdumduymaz tavrı Kıbrıs davasının geldiği aşamayı net bir şekilde göstermektedir. Türkiye’nin sessiz kalmasını ve herhangi bir müspet tavır ortaya koymamasını milli dava ve Türk Milletinin bekasını düşünen milli bilinç ile bağdaştırmak mümkün değildir.
Rumların Avrupa Birliği üyeliği yolu ile dolaylı Enosis çabaları ile çıkmaza sürüklenen Kıbrıs Davası, Sayın Denktaş’ın hamlesi ile başka bir boyut kazanmıştır. Sayın Denktaş’ın önerisi gerçekten Türkiye’yi çok önemli bir kavşağın başına itmiştir. Rumların dolaylı Enosis çabaları Kıbrıs Türkünün bağımsızlığının ve Türkiyenin güvenliğinin sağlanmasını çok ciddi şekilde ihlal etmektedir. Rumların Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne bağlanması, Türkiye’yi uzun yıllardan beri savaştığı Yunan ENOSİS’ine daha da yaklaştıracaktı. Bu rahmetli Menderes ve Zorlu tarafından sağlanan Zürih ve Londra Antlaşması’nın bütün avantajlarını riske atmak demektir. Kısaca 1974 Barış Harekâtını yapmış olmakla birlikte, bu harekatın gereklerini yerine getiremedik. Rumların AB serüveni ile Kıbrıs’ı, 1974 öncesine değil, 1960 öncesine bile götürmek gibi bir bahtsızlıkla karşı karşıya kaldık.
Kıbrıs ve Türkiye, rahmetli Özal zamanında başlatılan korkunç yanlışlığın kurbanı durumundadır. Türkiye 1950’li yıllarda şiddetlenen ve Türk topluluğunu Yunan hakimiyetine terk ettiğimiz diğer yörelerden farklı hatta talihli çıktığını söyleyebiliriz. Kıbrıs Türklerinin istiklal ve hürriyet mücadelesi Türkiye’nin nihayet 90’larda yeniden dikkatini çekti. Ve Türkiye sahiplenilebilecek sonuç da aldı. Bu sonuç, o günler rahmetli İnönü’nün çürük bulmasına rağmen Kıbrıs Türkü’ne istiklal sağladı ve Türkiye’ye Kıbrıs’ın varlığı ve geleceği hakkında söz söylemek imkanını bahşetti. Türkiye Kıbrıs’ta kurulacak bir devletin hamisi olacaktı. Tek başına veya Yunanistan ve İngiltere ile Ada’da asker bulundurmak hakkına sahip bulunacaktık. Ada iki toplumlu, bir devlet tarafından yönetilecekti vs. Bu bilinen veya az bilinen gerçekleri niye hatırlatıyoruz? Şunun için: Türkiye 74 sonrası askerlerin suskunluk dönemi Kıbrıs’ta bir Türk Devletinin varlığını ilan etmişti. Bu doğru hareketin ardından ise Amerika’nın istediği yanlış ve hatalı yola girdi.
Rumların kurduğu tuzağı fark etmeyerek Londra ve Zürih antlaşmaları ile sağladığı müktesep haklarını, Yunana ve İngiliz’e kabul ettirdiği hakları milletlerarası kurumlarla münakaşa edilir hale getirdi. Buna göz yumdu. Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki ihtilafına da muhatap ülke İngiltere’dir. Çünkü bu adayı İngilizlere biz verdik. Belli sebepler altında İngiltere çekip giderken, adayı aldığı sahiplerine geri vermesi gerekirdi. Dolayısıyla arazi olarak konu Türkiye ile İngiltere arasındaki bir ihtilafa müncer olacaktı. O zaman İngiltere’nin yapacağı Kıbrıs’ı asıl sahibi olan Türk Milletine ve onun temsilcisi Türkiye Cumhuriyeti’ne terk ve teslim etmekti. Nasıl İstanbul’u terk ettiyse nasıl işgalciler topraklarımızı terk ederken meşru Türk otoritelerine devir ve teslim ettilerse Kıbrıs da Türkiye’ye teslim edilmeliydi. İşte burada ABD diplomasisinin derin etkisinde bulunan bir zatın Kıbrıs konusunu milletlerarası müzakerelerin konusu sayma sorumsuzluğu Türkiye’yi Zürih ve Londra antlaşmaları ile sağladığı haklarını tehlikeye düşürmüştür. Bundan sonra konu BM’nin Türkiye’yi ve Kıbrıs’ı yargılaması gibi çirkin bir sonuca razı olmak meselesidir. BM genel sekreterinin gözetiminde taraflar arası müzakereleri kabul, Türkiye’yi zaafa sürüklemiştir.
Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Resmen Tanıdığı Halde, Tanımanın Gereklerini Yerine Getirmedi
Türkiye en haldi bir meselede sürekli ürkek ve korkak bir politika izleyegeldi. Dış politika konusu gibi baştan aşağı milli menfaat, idrak ve tarih şuuru ile fark edilebilecek bir mesele Batı siyaset ve bilim çevrelerinin telkinleri doğrultusunda bir fazlalık gibi görülmüştür. ABD’nin misyonuna uygun davranma dış politikanın esası haline getirmiştir.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri gözetiminde yürütülen müzakerelerin Kıbrıs Türklerinin bağımsızlığını ve yaşama umudunu tüketecek baskılardan ibaret olduğu görüldü. Adeta Kıbrıs Türklerinin Rumlarla eşit haklara sahip taraf olduğu inkâr edilen, Türklerin yaşaması için gerekli toprakların ellerinden alındığı bir statü oluşturulmak isteniyor. Keyfi sınırlar çizilerek sözde bir antlaşma sağlanmaya çalışılıyor.
Resmen Türkleri Rum insafına terk eden, adeta bir Bosna akıbetine sürükleyen felaketlerin hazırlanmasından korkulur. Ülkemizde iktidarlar Batı ile entegre olmuş durumdadır. Bu yüzden ABD’nin politikalarını devam ettirmeyi ve savunmayı sürdürüyorlar. Bunu akıllılık sanıyorlar. Dünya ile oturup dünya ile kalkamamaktan bahsediyorlar. Kısaca Türkiye’nin izlediği dış politika milli değildir, bağımsız hiç değildir.
Deklarasyondan Sonra Kıbrıs Davası Nasıl Gelişti?
Türkiye ve Kıbrıs Türk Devleti arasında 1994 yılında muhtevasına baktığımızda iyi niyetli ve bir kısım doğruları teyit etmesine rağmen, mutlaka düzeltilmesi gereken ciddi yanlışlar tekrar edilmiş olduğu bir irade beyanı imzalandı. Sayın Demirel ve Sayın Denktaş’ın 28 Aralık günü neşrettikleri deklarasyon, hükümet ve meclisin yerine getirmesi gereken ve milletlerarası bir antlaşma ile teminat altına alınması gereken çoğu doğru olan hususların maalesef bir kısmının yetersiz bir biçimde açıklanmasından ibaret bir belgedir.
Muhtevası bakımından bir giriş ve 12 maddeden ibaret metindir. Giriş bölümünde Türkiye Kıbrıs’ın konuya ilişkin inançlarını dile getiriyor, haklarını sayıyor. 12 maddede ifadede edilen görüşler özetle; federal çözüm, Türkiye’nin garanti hakkı, Londra ve Zürih antlaşmaları ile Kıbrıs’ın, Türkiye'nin üye olmadığı herhangi bir milletlerarası birliğe katılamayacağı teyit ediliyor. Ve söz konusu 12 maddenin sekizi Gümrük Birliği ve Avrupa Birliği konusuna ayrılmış, 10. 11. ve 12. maddeler ise KKTC’ye Türkiye'nin sağlayacağı yardım, iş birliği ve ortaklığı dile getiriyor.
Temeli itibariyle, Türkiye’nin taraf olduğu bir uluslararası antlaşma hakkında, iki cumhurbaşkanın deklarasyonunun pratik hiçbir sonuç sağlamayacağı açıktır. Hükümetin ve mecliste grubu olan parti ve hükümet ortağı olan partiler, Meclis vasıtasıyla karar alıp, uluslararası antlaşmayı tadil ve tashih etmesi gerekirken, bu vazifelerini yerine getirmiyorlar ve bu yüzden suçlu bulunuyorlar. Bunun üzerine Kıbrıs müzakerelerinin başlamasına pek az zaman kala, Türkiye ve Kıbrıs’ta uyanan endişeleri teskine ve kamuoyunu yatıştırmaya yönelik bir deklarasyon yayınlanıyor. Bu deklarasyon sadece Türkiye ve Kıbrıs için bir kararlılık ve niyet beyanı olarak anlam taşımaktadır. Bu deklarasyonun tek müspet tarafı budur.
Bu deklarasyon görevini idrak etmeyen ve sorumluluktan kaçan iktidar partileri ve mecliste grubu bulunan partilerin yapmaları gereken görevi, çok eksik biçimde ve bazı yanlışlarla Cumhurbaşkanlarının bertaraf etmek arzusundan kaynaklanıyor, uluslararası bir antlaşmayı düzenleme gerekiyordu ve eksiklerin bulunmaması şarttı. Deklarasyon bu görevleri yerine getirmeye müsait değil.
Kıbrıs meselesi, Türkiye için bir varlık ve güvenlik meselesi ve bir önemli ölçü olmuştur. Ege’de bir Yunan kuşatma çemberi ile çevrilmiş bulunan Türkiye için Kıbrıs sadece soydaşlarının korunması meselesi değil ama Türkiye’nin de bu kuşatma çemberinden çıkmasını sağlayabilecek bir hayati savunma mevzii idi. Hazindir ki rahmetli Menderes ve Zorlu’nun gayretleri ile Kıbrıs Türklerinin varlık ve hürriyetleri kısmen teminat altına alınabildiği Londra ve Zürih antlaşmalarının imzasından sonra, Kıbrıs’ta kurulan idare kısa süre içinde Türk cemaatini yok etmeğe yönelen bir Rum ENOSİS yönetimi haline gelmekte gecikmedi ve sistematik olarak, Kıbrıs Türkleri katliam ve tehcirle karşı karşıya kaldılar. 1960 İhtilali sonrası gelen hükümetlerin zaafı, Rum baskısı nı her geçen gün artırdı.
II. Napolyon ve Fuat Paşa Kıbrıs’ı Konuşuyor?
III. Kıbrıs’ın Değeri Nedir!
Burada bir tarihî konuşmayı yeniden hatırlamakta ve hatırlatmakta fayda görüyorum. Konuşma iki kişi arasında geçer. Konuşanlardan birisi Fransızların ünlü imparatoru III. Napolyon’dur, ikinci şahıs ise Keçecizade Fuat Paşa'dır. Konuşma Sultan Abdülaziz’in Paris seyahati esnasında geçer. Ayaküstü bir sohbet esnasında sözü evirip çevirip Kıbrıs’a getiren Lui Napolyon, Keçecizade Fuat Paşaya, -Sultan Abdülaziz gibi celalli bir padişaha söylemeyi uygun görmemiş olacak ki- nabız yoklama kabilinden:
“Fuat Paşa, şu Kıbrıs size fazla pahalıya mal oluyor. En iyisi Kıbrıs’ı bize satın!..” der.
Bu çirkin teklife Keçecizade meşhur hazırcevaplığı ile tokat gibi bir cevap verir. Kıbrıs’ın Osmanlı Devleti için ifade ettiği değeri anlatmak için:
“Kıbrıs’ı ancak aldığımız pahaya satarız!” cevabını verir.
Bu cevabın inceliğinden ve taşıdığı gizli alayı anlayacak ölçüde Türkçe bilmeyen, heyecanlanan ve mutluluğunu gizleyemeyen Napolyon:
“Bahası nedir?” diye sorunca, Fuat Paşa unutulmaz cevabını verir:
“Aldığımız fiyata satarız haşmetmeab!..” der. Ve ilave eder;
“Kıbrıs bize binlerce şehide mal oldu, o bedeli ödemeye hazırsanız buyurun, gelin...” der!
Bu zarif, zeki, tokat gibi cevap, Kıbrıs’ın manevi bedelinin tarihimizin en zayıf dönemlerinde bile erişilmez büyüklüğünü, kıymetini ortaya koyar.
Annan Planının Anlamı Neydi? Annan Planı Yürürlüğe Girseydi Milli Davadaki Kayıplarımız neler olacaktı?
1. Denktaş ve Türkiye Annan Planını imzalasaydı, AB’nin Türkiye’yi AB üyesi yapacağı konusunda bir tek ciddi, güvenilir bir bilgi ve belgeye sahip miydik?
2. AB, 1959 yılında Londra’da üç garantör devlet Türkiye, İngiltere ve Yunanistan tarafından imzalanan antlaşmayı geçerli sayılacak mıydı, yoksa bu milletlerarası antlaşma inkâr mı edilecekti? Böyle bir antlaşmayı, Yunanistan’ın Akritas Planı vasıtasıyla ortadan kaldırmak istediği açık. Soruyoruz, Annan Belgesi ile ABD ve AB bir milletler arası antlaşmayı geçersiz hale getirmek ve mükellefiyetlerinden sıyırmak mı istiyorlardı? İmzalanmasından ancak 55 sene geçmiş bulunan ve Ada’da her türlü katliamı ortadan kaldırıp barış getirmiş bulunan 1959 Londra antlaşmasını İngiltere ve Yunanistan, milletlerarası camiayı da aldatarak ortadan kaldırmak istedi. Bunu da Türkiye'nin AB’ne girme aldatmacasını kullanarak yapmak istediler.
3. Eğer AB, yalanına güvenilseydi, 1959 antlaşmasının şartlarına uygun olarak Kıbrıs’ın bir bütün halinde ancak Türkiye’nin AB’ye katılımı ile eş zamanlı olarak Türkiye'nin AB’ye katılımını sağlanmalıydı. 1959 antlaşmasının şartlarına göre Kıbrıs ancak garantör devletlerin müşterek rızaları ile bir milletlerarası örgüte katılabilir. İngiltere ve Yunan müttefiklerimiz adam gibi görevlerini yapsınlar. Kıbrıs’ı bir bütün olarak AB’de temsil etmek istiyorlarsa 1959 antlaşmalarının hükmünü yerine getirsinler. Yani Türkiye’nin gecikmiş üyeliğini sağlasınlar. Türkiye'nin Kıbrıs’la birlikte eşzamanlı olarak AB’de temsil edilmesi sağlanmalıydı. Bunun dışında her çözüm aslında AB için de Yunanistan için de zarar demektir.
2004 yılında Annan Belgesi temel alınarak yapılan New York müzakereleri sonuçlandı. Sayın Annan'ın Kıbrıs'ın Türk ve Rum Liderliğini New York’ta müzakereye davet eden mektubu ile ve bu mektup çerçevesinde başlayan müzakereler, bundan sonra Lefkoşe’de, Annan Planı çerçevesinde devam etti!
Lefkoşe Görüşmelerinde Neler Müzakere Edildi?
Annan mektubuna göre 19 Şubat 2004’te başlayacak müzakerelerle Kıbrıs’ta birleşmiş bir Ada Devleti’nin bayrağından göçmen meselesine, ekonomisinden tüm dışişlerine kadar tüm hayatını tanzim edecek yeni düzenlemeler yapılmaktaydı. Örnek olarak sayacak olursak; kapsamlı çözüm adı altında temel esaslar, ortak devlet anayasası, ortak devletlerle parça devlet ilişkilerini kapsayan, Kıbrıs’ın AB’ye üye olmasına ilişkin en hurda görünen ama hayati olması muhtemel teferruatın bile kaydedildiği anayasa ve temel kanun taslakları ve benzerlerini sayabiliriz. Bütün bu hususlar Annan Planı temel alınarak bir antlaşma haline getirildi.
Uluslararası Hukukta Emsali Olmayan, Kıbrıs'ta Uygulanmaya Çalışılan Annan Usulü Müzakere Neydi?
Türkçe tercümesi 190 küsur sahife tutan Annan Planı, kurucu maddeleri, ilaveleri, atıfta bulunduğu eklentileri ve sınırları belirleyen haritaları ile çok uzun, teferruatlı bir dosya ve bunların hepsi bir bütün! İşte böylesine, en hurda teferruatında nelerin gizlendiği belli olmayan ve İngiliz diplomatlarınca titizlikle ve seneler boyu işlenip hazırlanan ve ne gibi sürprizlerle dolu olduğu referandum öncesi bilinmeyen bu teferruatlı metin, Annan mektubuna göre Kıbrıs liderleri tarafından müzakere edilecekti. Liderler tarafından antlaşma sağlanamayan hususlar Annan tarafından doldurulacaktı.
İşte sağduyu ile, akılla, hukukla, demokrasi ile, bağımsızlık ve milli hakimiyet ile asla uzlaşması mümkün olmayan ve diplomasi tarihinde görülmemiş bir biçimde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni arabulucu ve hakem durumuna sokan bu demokratik olmayan tavır yadırgandı ve Rum tarafının bunu beyan etmesi üzerine New York müzakereleri kesilme ihtimali ile karşılaştı. Araya giren ABD temsilcisinin ve AB’nin etkilemelerinin çalışmaları sonuç verdi ve Türkiye yeni bir öneri formüle etti! Annan mektubunda belirtilen usule bir küçük ilave yapılarak, Kıbrıs liderlerinin müzakeresinde antlaşma ile sonuçlanmayan hususlarda, Annan tarafından doldurulmadan önce, garantör devletler arasında bir antlaşma süreci monte edildi. Bu küçük montajın en hayırlı yanı, 1959 Londra-Zürih antlaşmasına göre garantörlüğü belgelenmiş bulunan Türkiye’nin ve Yunanistan’ın İngiltere ile birlikte tarih ve cihan önünde Sayın Denktaş’ın omzuna yüklenmiş ağır tarihi sorumluluğu namusuyla yüklenip yüklendiklerinin görülecek olmasıdır!
Annan Planı’nın Müzakeresi ile Ne Veriyoruz? Ne Alacağız?
Türkiye’nin önerisi ile müzakere sürecinin bir safhasında 1959 Londra-Zürih Antlaşması ile garantörlükleri kabul edilmiş bulunan garantörlerden Türkiye ve Yunanistan’ın katkısıyla, müzakereler verilen tarihte tamamlanacak; anlaşılamayan hususları ise Sayın Annan diplomasi tarihinde nadir görülen bir biçimde dolduracaktı.
Böylece 1959 Londra-Zürih Antlaşması’nda Ada’da bir birleşik devlet kurulmasını temin eden ve 1963’te Yunanistan ve Rum tarafının suistimali ile varlığı son bulmuş Kıbrıs Ada Devleti yeniden, bir daha kurulmuş olacak. Yeni bir Kıbrıs Ada Devleti bütün ilişkileri ile ulusal marşlarından, bayraklarına kadar baştan sona yeniden şekillenecek ve Türkiye 1959 Londra Antlaşması ile teminat altına aldığı tüm, maddi, manevi, askeri avantajlarını, imkanlarını, 1 Mayıs tarihinden itibaren Annan Planı içinde arayacaktı. Bu plan içinde ne varsa onunla yetinecek, sorumluluklarını da yüklenecek. Çok hassas ve kapsamlı bir hayat memat muhasebesini kim yaptı, kazançlarımızı kayıplarımızla kim karşılaştırdı, buna milletin varlık ve geleceği ilgili olarak karar verme durumunda bulunanlar nasıl bir sorumluluk yüklendiklerinin farkında mıydı acaba?
Annan Planı’na Dair Sorulardan Bazıları
Anlaşmanın referanduma sunulduğu günlerde Annan Planı ile ne sağlanmış olduğu meçhuldü. Kıbrıs Türklerinin güvenliği, Ada’da gelişmeleri ne ölçüde teminat altına alınabilecekti? Annan Planının uygulanmasıyla Ada’nın Müslüman Türk nüfusunun zaman içinde erimesi nasıl önlenecekti? Kıbrıs Türk Toplumunun Türkiye’nin etkin garantisi altında kendi kendine yeterli ve zengin bir ülke ve topluluk haline gelmesi, milli kimlik ve varlıklarını sürdürmeleri teminat altına alınabilecek miydi? Annan Planı’na karşı aklın vicdanın getirdiği itirazları giderebilecek bir çözüme gidilmesi 13 Şubat’tan itibaren sayılı günler içinde Türkiye ve Kıbrıs liderliği müzakereler yoluyla teminat altına alabilecek miydi?
Bunun karşılığında ise, Türkiye'nin Avrupa Birliği’ne katılabileceği düşünülüyordu.
Kıbrıs müzakerelerinin selametle sonuçlandırılması temennimizdi! Türkiye’nin AB ye alınması hayali uğruna, Kıbrıs başta olmak üzere ülke hassasiyetlerinin farkına varamayan varmak istemeyen hatta törpülemek isteyen eğilimler çok tehlikeli ve zararlı eğilimlerdir! ABD ve AB yöneticileri Türkiye'nin hassasiyetini yok sayan, maddi ve manevi özelliklerine itibar etmeyen bir sözde uzlaşma üzerine kurulacak suni çözümün, yeni bir dünyanın kurulmasında model olamadığını, hayırlı bir başlangıç olmadığını unutmamalıdırlar!
Annan Planı’nın Referanduma Sunulması ve Sonuçları Hukuken Batıldır!
24 Nisan 2004 günü Annan Planı, Annan’ın öngördüğü biçimde Kıbrıs Türk ve Rum kesimlerinde referanduma sunuldu.
Bu tarihte Kıbrıs’ın iki halkının Annan Planını onaylamak veya reddetme hürriyetleri var denilmişse de, Kıbrıs Türk Toplumunun fiilen böyle bir hakkı olmamıştı! Kıbrıs Türklerinin bu referanduma hür iradeleriyle katıldığını kimse söyleyemez. Kıbrıs Türk halkı fiilen “evet” demeye mecbur edilmiştir. Böyle bir referandumda çıkacak “evet” oyları, baskı, hile ve şantajla elde edilmiştir. Hukuken hiçbir değer de taşımamıştır. Hukuken ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın çiğnendiği böylesi referandum, yani Türk halkının iradesi üzerinde görülmemiş bir baskı kurularak elde edilen “evet'' oylarının, hukuken hiçbir değer ifade etmediğini bütün dünyaya ilan ediyoruz. Kıbrıs Türkleri, korkunç bir baskı altında yanıltılmak istenmiştir. Türk Milleti ise baskı altına alınarak, yanıltılarak aldatılmaya çalışılmıştır.
Annan Planı Hakkındaki Görüşümüz; Halkın ve Parlamentonun Bilgi Edinmesi Engellenmiştir!
24 Nisan günü Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın Annan’ın hukuka aykırı bir biçimde baskı ve tehdidiyle oluşturulmuş ve içinde nelerin olup olmadığını Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklüğünün bilmediği, sürekli olarak değiştirilen ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, iktidar ve ana muhalefet partilerinin üyelerine, hakkında karar verecekleri Annan planının resmi olarak Türkçeye tercüme edilmiş nüshaları oylama öncesinde sunulmamıştır. Referanduma birkaç gün kala TBMM, müzakere edeceği, tasdik veya reddedeceği, Anan planı hakkında bilgi sahibi değildi.
TBMM’nin Yasama Görevini Yapması Anayasaya Aykırı Biçimde Engellenmiş ve Ağır Suç İşlenmiştir!
Bu TBMM’nin görev yapmasını engelleme eylemidir. Ve suçtur! Milli iradenin tecelli merkezi olan, TBMM’nin yasama faaliyetini engelleme ve saptırma gayretidir! Hukuka aykırıdır, demokrasiyi katletme teşebbüsüdür! Demokrasi ile yönetilen hiçbir ülkede kendi kaderi hakkında karar verecek bir halka ve parlamentoya bu hakaret yapılmaz! Bir halk ve parlamento, kendi hayatı hakkında tuzaklarla dolu 9.000 sahifelik bir kanunlar külliyatı konusunda gözü kapalı, başbakanın ve dışişleri bakanın dahi bilmediklerini itiraf ettiği bir senede imza atmaya zorlanamaz. Bu anayasamızın ağır surette ihlalidir. Ağır cezayı gerekli kılan bir anayasal suçtur!
Annan Planı Kıbrıs'ı Vatan Olmaktan Çıkaracaktı
Annan Planı, Kıbrıs Türkünün yaşama hakkını, mal-mülk edinme hakkını, din ve vicdan özgürlüğünü elinden alacak Kıbrıs’ı vatan olmaktan çıkaracak 9.000 sahife tutarında meçhullerle doluydu.
Türkiye ve Ortadoğu üzerinde menfaat ve hesapları bulunan güçler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Kıbrıs Türklüğünün sorumlu karar organlarını 5.000 yıllık Türk tarihinde rastlanmadık bir biçimde ağır baskı ve tehdide cüret etmekteydi. Ancak şurası apaçık bilinmelidir ki hiçbir güç, Türkiye’yi haklı yolundan çeviremez! Türkiye Cumhuriyeti’nin tepe makamları ve Kıbrıs Cumhuriyetinin sözcüleri bu ağır baskı ve tehdit altında gördükleri tehlikeleri Türk Milletinin anlayış ve idrakine çok açık biçimde ulaştırmışlardır.
Verilecek kararla, Türk Milletinin tarihinde yeni bir sayfa açılacaktı! Ya Türk halkı kendini köleliğe mahkûm edecek, ya da “hayır” diyerek bayrağını, haklarını, ekmeğini, mukaddesatını güvence altına alacak, haysiyetiyle yaşayacaktı. Türkiye’nin yolunu açacak, Türk ve İslâm dünyasının taşıdığı büyük tarihi zenginliğin, şanlı mirasçısı olarak, Batı ve insanlık alemi ile kardeşleşmesini, kaynaşmasını sağlayacaktı.
“EVET”ler Hukuken Geçersizdir!
Annan Planı, dayatması ile alınan “evet” oyları hukuken hiçbir hüküm ifade etmez. Ağır baskı ve tehdit altında taraflara eşit ve adil davranmayan Anan Planı’nın hiçbir hukukî hüküm taşıması mümkün değildi. Anan Planı’nı açıkça anayasamıza aykırı bulduğumuz gibi, milletlerarası temel hukuk kurallarına ve Birleşmiş Milletler şartına aykırı sayıyoruz. Anayasa Hukuku bakımından Türk Milletine ait olan hükümranlık hakkının, en ufak cüzünün, parçasının bile, bir başka makama, hele bir yabancıya devri vatan ihaneti anlamında ağır bir suçtur. Böylesine dehşet verici bir suçu, hiçbir organın ölümcül bir baskı altında kalmadıkça böylesi sorumsuz davranmaya hakkı yoktur. Kaldı ki dönemin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Millî Güvenlik Kurulu Türkiye’nin “olmazsa olmazlarını” ortaya koyarak iktidara yardımcı olmaya ve iktidara yol göstermeye çalışmıştı, ışık tutmuşlardı.
Bu referandumla siz, sadece Kıbrıs’taki 200.000 soydaşımızın geleceği hakkında karar vermiş olmayacaksınız. Tam tamına Türkiye ve Kıbrıs’ta yaşayan toplam 70 milyon 200.000 vatandaşınızın ve soydaşınızın ancak dürüst bir referandumla vermeleri gerekli olan tarihî kararını, TBMM ve Türkiye Cumhuriyeti hükümeti yerine Kıbrıs Türkü vermiş olacaktı. Tarihimiz boyunca hiçbir topluluğa bu denli ağır ve haksız bir sorumluluk yüklenmemiştir.
Annan Planı’nın yürürlüğe girmesi halinde Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında yapılmış olan milletlerarası antlaşmayı da yürürlükten kaldırmış olacaktı. Onun yerine, meçhullerle, sürprizlerle dolu olan Annan Belgesinin hayata geçirilmesi sağlanmış olacaktı. Baskı altında Avrupa Birliği’ne üye yapılmak kandırmacası karşılığında yürürlüğe sokulmaya çalışılan Anan Belgesi, milletlerarası hukuk bakımından geçerli olmayacaktır.
Annan Planı’nın Getireceği Tehlikeler Nelerdi!
Annan Planı, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin ve Sayın Denktaş’ın çok zor şartlar altında müdahaleleri ile 5 kere değiştirilebilmiş ve sürekli olarak da değiştirilmekte olan meçhullerle dolu bir plandı. Burada Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklüğünün olmazsa olmazları olan, Kıbrıs’ta sürdürülebilir ve adil bir barışın asgarî şartı ve teminatı olan temeller sulandırılmıştır. Ve bu hali ile uygulamaya koyulduğunda Annan Planı, Allah korusun; 1974 yılından beri Ada’da var olan barışı, Kıbrıs Türklerinin güvenliğini, Ekonomik bakımdan ayakta kalmayı, yani yaşamayı kademeli olarak yok edecek, Kıbrıs’taki Türklük ve Müslümanlık izlerini ortadan kaldıracak, Türk toplumunu göçe, parçalanmaya ve geride kalan Türk toplumunu yoğun Rum ve AB baskısı içinde eritip Hıristiyanlaştırmakla ve yok ederek adanın İngiliz kolonisi ve Rum adası haline getirilmesiyle sonuçlanacaktı! Kıbrıs Adası Müslüman Türk’ün vatanı olmaktan çıkacak ve ada Avrupa Birliği içinde, eriyip yok olacaktı!
Kıbrıs’ta barışı yok edecek, Rum göçmenlerin, iki kesimliliği ortadan kaldıracak şekilde adayı işgal etmesini sağlayacak, adayı bir kanlı kavga ortamına sürükleyecek felakete dur denmesi gerekirdi.
Türkiye ve Kıbrıs Türkleri, Annan Planı ile Nasıl Bir Felakete İtiliyordu?
Annan Planı; 24 Nisan günü yapılan referandum ile Türk Milletine yapılan baskı, imparatorluğumuzun dağılış, işgal ve esaret yıllarında bile görülmemiş bir dayatmaydı. Bu baskı vesikaları, anlaşma ve barış belgesi diye sunuldu. Annan Planı ismini taşıyan belge ile Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik hakları çiğnenmiştir.
İmza Aklen, Hukuken Geçersizdir!
İktidardakilerin okumadıkları, içeriğini bilmedikleri ve Türkiye’ye neler getirip neler götüreceği meçhul olan antlaşmalar serisini gözleri kapalı onaylamışlardır. Okumadıkları, bilmedikleri bir belgeler topluluğunun hazırlanması ve tamamlanmasını Annan’ın keyfine bırakıp, Kıbrıs Türk halkının ve Tüm Türkiye’nin de arkalarından gelmesini istemektedirler. İktidardakilerin peşinen imzaladıkları belgeler serisinden haberleri yoktur. Kendileri adına birileri okumuştur. Ne olması gerektiğine Annan karar verecektir. Ne olduğundan da haberleri yoktur. Kıbrıs müzakerelerinin bittiği tarihte antlaşmanın içeriğini ne iktidar biliyor ne de muhalefet biliyor, ne de devletin en önemli danışma kurulu olan millî güvenlik konseyi biliyordu. Amaç 1 Mayıs tarihine Ada’yı Avrupa Birliği üyesi yapmaya karar vermiş, topluluğun isteğine göre Türkiye içini aklı başında kimsenin bilmediği, Türkiye’nin olmazsa olmazlarının yerine getirilmediği, içeriği bilinmeyen bir antlaşmayı Türkiye’nin imzalamaya zorlanmasıdır!
Sözün kısası
Anan Planın onaylanması, iktidarın “hukukî cehil” itirafından sonra batıldır! Türk Milleti adına kullanılacak bir yetkinin haksız, usulsüz ve anayasaya aykırı olarak devri kabul edilemez.
Demokratik değildir.
Meçhuldür, karanlıktır, tehlikelidir ve Kıbrıs’ta ve bölgede kanlı bir kaos dönemini başlatacaktır!..
Kıbrıs Türklerinin Yaşadığı Faciayı Unutmayın! Unutturmayın!
1960-63 yıllarında Türk barış gücü Makarios döneminde sayılarak alınıyordu. Makarios’un izin vermediği silahlar adaya alınmıyordu. Ama EOKA çetecilerinin elleri serbestti. Türkleri kesmek mubahtı. Camiler, medreseler, mezarlar talan ediliyordu ve Ada’daki Türk garnizonu da Rumların muhasarası altındaydı.
Millî değerlerimizin ve menfaatlerimizin savunulması engellendi. Annan Belgesi’nin müzakeresi için fırsat verilmeyen Türk Milletinin, New York’ta ve Kıbrıs’ta Annan Planı ile neyi alıp neyi verdiğimizi öğrenmesine ve düşünmesine imkân verilmedi. Türkiye ve Kıbrıs Türkleri üzerine haber sansürü uygulandı. Ama her şey bir yana, bundan böyle, Kıbrıs Türklerinin başına -Allah esirgesin- bir sıkıntı, hatta felaket gelse, Türkiye’nin yardıma koşmasını, Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler gücünün izin vermesine bağlayan bir antlaşmanın Kıbrıs’ı 1963’e gerisin geriye götürmek olduğunu görmemekte ısrar etmenizi; anlamak mümkün değil.
Annan Planı Kıbrıs'ta Kanlı Kargaşa Hazırlığıydı
Böyle bir antlaşmayı ancak Türk ve Rum toplumunun kontrollü kaos çerçevesi içerisinde çarpışmasını, antlaşmasını veya yatışmasını ilke edinen ve yöneten bir gücün adaya ve Doğu Akdeniz'e hâkim olması isteyebilir. Bu bölge için, Kıbrıs için kanlı ve karanlık bir kaos dönemini açacağından hiç şüphe yoktur... 1959 Londra-Zürich Antlaşması ile kurulan birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti'ni Rumlar iç ederken, Türk köylerine baskın verilip insanlar topluca katledilirken Birleşmiş Milletler askerleri nerede idi? İngilizler nerede idi? EOKA canilerinin arkasında sadece Grivas yoktu, Atina hükümeti de EOKA canilerini teşvik ediyordu. Türkler toplu mezarlara gömülürken, camileri kurşunlanırken BM neredeydi? İngiliz askerleri neredeydi? 1974 yılından bu yana İngilizlerin hiç içine sindirmediği, Rumların da hiç kabule yanaşmadığı Barış Harekatı’ndan bu yana yine Ada’da belli malum güçlerin ortaya çıkardığı tahrikler esnasında ortaya çıkan birkaç müessif olay dışında hiç kimsenin burnu kanamamıştır. Kimse baskı altına alınmamıştır. Bu gerçeği Annan bile kabul mecburiyetinde kalmıştır. Annan Planı’na kapsamlı bir antlaşma deme mecburiyetini duymuştur.
Annan Planı’nın en son haliyle bile uygulanması adayı, -Allah korusun- Filistin’e çevirir, Bosna-Hersek faciasına götürürdü. Türkiye ile Yunanistan’ın arasındaki düşmanlıkları köpürtür, kudurturdu. Adayı ve bölgeyi cehenneme çevirir, Ortadoğu’da yeni bir düzen peşinde koşan ABD ile haklarına kıskançlıkla bağlı olması gereken Türkiye arasında çok ciddi bir güvensizlik, nifak hatta düşmanlık ateşinin alevlenmesine de sebep olurdu. Böylesine büyük riskler taşımış olmasına rağmen bunun karşılığında Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin eline geçecek olan neydi?
Elimize Geçecek Şeyler Boş Bir Umut, Avuntu ve Kanlı Bir Kaos Tehlikesi Değil midir? AB Türkiye’ye Tarih Vermeyecek...
Kıbrıs Türklerinin eline geçen netice itibariyle Kosova Müslümanlarından farklı olmayacaktı. Türkiye ise yapmış olduğu antlaşmayı Avrupa'nın kabul ettiği hukuk içine dahil ettirememiştir. Avrupa bu antlaşmayı işine gelirse uygulayacak, işine gelmezse uygulamayacaktır. Tarihin, jeopolitiğin ve apaçık yapılmış olan antlaşmaların, Türkiye’ye sağladığı hakları AB isterse işletecek, kabul edecek, istemezse müktesebatımıza aykırı diyerek uygulamayacak, kabul etmeyebilecektir. Yani Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin haklarını korumak için kabul edilmiş hukuku yok sayabilecektir. Türkiye’nin olmazsa olmaz dediği her kazanım, hak, garanti yok edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır! Bir antlaşma karşılığında can attığı Avrupa birliğine girme konusunda geçerli bir senet almış mıdır, bir senede bağlanmış mıdır? Hayır!.. Avrupa Birliği, Türk Milletine geçerli ve açık bir tarih veriyor mu? Hayır! AB’li dostlarımız bir tarih vermiyorlar, vermeyecekler!
Milli Politikanın Bilimsel Gerçekleri Açısından Kıbrıs
Şimdi, bu bilgilerin ışığında Kıbrıs meselesine bakalım. Kıbrıs meselesi, bizim için milli bir meseledir. Milletin gönlünde yaşattığı milli hedefler, Kıbrıs meselesini de içine alıyor. Ancak, Kıbrıs, jeopolitik ve etnik durumu itibariyle, mahallî ve uluslararası kuvvetlerin yakından ilgilendiği bir problemdir. Ve bu sebepten Kıbrıs meselesiyle ilgilenen güçlerin, hedef, kuvvet ve hareketlerinin dikkatli bir araştırmasına ihtiyaç vardır.
Dünya siyasetinde etkin olmak için can çekişen İngiltere, Kıbrıs’taki üslerini kaybetmemeye çalışmaktadır. Akdeniz’de İngiliz politikasının talihsiz varisi Amerika, Doğu Akdeniz’in kontrol imkânına fazlasıyla sahip olan Kıbrıs’tan elini çekmek istemez. Hele Anglo-Sakson politikası ve Batı Avrupa'nın, Kıbrıs’ın bağımsız kalmasına tahammül edeceği düşünülemez. Aynı şekilde, Afrika ve Asya’ya sızan, Ortadoğu’yu bir barut fıçısına çeviren Rusya’nın, Amerikan ve İngiliz tesislerinin bulunmasını arzu etmediği açıktır. Akdeniz’i bir Rus gölü haline getirmeye hazırlanan Rusya için, kendi politika eksenine oturtulmuş Kıbrıs’ın sahte bağımsızlığı arzulanan bir şeydir. Ada’yı bir Küba haline getirmek amacında olduğu muhakkaktır. Ayrıca, dünya karanlık siyasetinin ve gizli güçlerinin yardımı ile yaşayan İsrail’in korunması için, Kıbrıs’ın, İsrail’e muhtemel bir saldırı sırasında, İsrail menfaatleri için çarpışacak İngiliz ve Amerikan askerlerine bir destek üssü olarak muhafazası gerekir. Geride kalıyor Türkiye ve Yunanistan... Türkiye’nin şimdiye kadar hedefli bir Kıbrıs politikası, maalesef mevcut olmamıştır. Yunanistan ise, daima aynı hedefi ele geçirmek için faaliyet göstermiştir. Bu hedef, Enosis’tir. Yani Kıbrıs'ın, Yunanistan’a ilhakı...
Kıbrıs Rumluğunun, Atina’dan izinsiz nefes bile alacağına ihtimal verilmez. Şimdi, bu mesele üzerinde dikkatimizi toplamamız gerekmektedir. Kıbrıs meselesinde millî hedefimiz belli olmalıdır. Bizce hedef; Ada üzerinde Türklerin bağımsız bir Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin çatısı altında toplanmalarıdır. Gerek Kıbrıs Türklüğünün ve gerekse Türkiye’nin jeopolitik güvenliği başka türlü garanti altına alınması düşünülemez. Ada üzerinde dolaşan bunca iştihanın, Kıbrıs Türklerini yok etmesine ancak böylece mâni olabiliriz.
Kıbrıs Konusunda Millî Hedefler
“Türkiye’nin Kıbrıs tezi ne olmalıdır?” sorusunu cevaplayabiliriz.
Her problem, farklı varlıkların karşılıklı olarak ilişkilerin den çıkar. Bu ilişkiler ağı, problemlerin doğuş alanıdır, anasıdır. Kıbrıs meselesi de bir sorun olarak, Kıbrıs’ta karşılaşan değişik sosyal gruplar arası ilişkilerinin ürünüdür. O halde, Kıbrıs’ta ilişki halinde bulunan sosyal grupları, bu grupların Kıbrıs hedeflerini öğrenmek mecburiyetindeyiz. Bunlar gerçekten bilinirse, Kıbrıs meselesinin millî menfaatlerimize uygun bir çözüm yolunu bulma imkanı olur.
I - Güçlerin Değerlendirilmesi
Kıbrıs’ta çıkarı bulunan güçler şunlardır.
1. Türkiye (Kıbrıs Türkleri)
2. Yunanistan (Kıbrıs Rumları)
3. Amerika
4. İngiltere
5. Rusya
6. İsrail
7. Ortadoğu Arap Ülkeleri
II - Güçler ve Kıbrıs Hedefleri
1. Türkiye ve Kıbrıs Hedefleri
Türkiye’nin Kıbrıs’taki menfaatleri nelerdir? Bu soruya doğru cevap vermek, dünya siyaset dengesindeki değişmelerden tecrit edilmiş olarak, Türkiye’nin Kıbrıs politikasının temellerini ve nihaî hedeflerini tespit etmek demektir. Demek ki bunlar, Kıbrıs politikamızın yönetici prensipleri olur. Bunlar gerçekten doğruysa, Kıbrıs çalışmalarının, bu nihaî hedeflere göre yöneltilmesi gerekir. Bunlardan sapma düşünülemez.
Kıbrıs politikamızda yönetici prensipler
a. Kıbrıs, Elen istilâsı altında bulunan Türklerin, bir asırdır katliam, tehcir ve asimile yoluyla Adada azınlık haline getirildiği bir Türk toprağıdır. Adanın bir Türk toprağı olduğu gerçeği, hiç bir surette inkâr edilemez. Kıbrıs olayı, tarihi değişiminden ayrı tutularak, vahşet ve cinayetlerle bir azınlık haline getirilen Kıbrıs Türklerinin nüfus çoğunluğu zorla ele geçiren Rumların karşısında yok olması ihtimali kabul edilemez.
b. Kıbrıs’ın jeopolitik ve jeostratejik konumu, Adanın ne şekilde olursa olsun, yabancı ve özellikle de düşman bir gücün kontrolüne geçmesini Türkiye için bir intihar haline getirir. Türkiye, güney sınırlarını tehdit eden, Akdeniz’e açılma imkânlarını yıkan bir ablukaya asla tahammül edemez.
c. Kıbrıs Türkleri, dil, etnik köken, din, kültür ve tarih bakımından Türkiye Türklerinin devamı tamamlayıcısıdır. Kıbrıs Türkleri, Türkiye Türklerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Kıbrıs Türklerinin yok olmasına karşı direnmek, onları var kılmak ve geliştirmek, Türkiye Türklerinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin görevidir. Hiçbir millet, başka bir toplumun yok etmeye hazırlandığı akrabalarının yok oluşu karşısında eli kolu bağlı duramaz.
d. Son hükmün zorunlu sonucu şudur: Kıbrıs Türklerinin varlığını koruma davası, Türkiye dışında yaşamaya mecbur kalmış dünya Türklerinin var olma davasının bir parçasıdır.
Hemen belirtmeliyiz ki, Ada’nın siyasi statüsü konusunda ne derece isabetli görüşler ortaya konmuş olursa olsun, Ada Türklerinin var olma projesi; uzun vadeli ekonomik, kültürel destek harekâtı ile koordine edilmedikçe, millî hedeflerimizin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Bu proje; hastanesini, camisini, vakfını, mektebini, fabrikasını, ulaşım yollarını, tarlasını, müziğini, sinemasını, ilâhisini içine alan bir var olma projesi olmalıdır. Bu konunun önemine ısrarla işaret etmek gerekir. Çünkü ortaya koyulan hiçbir milli politikanın mücadelesi sadece askeri manevralarla, politik temaslarla sınırlandırılamaz. Savaşın en önemli unsuru olan psikolojik mücadelenin gerekliliğini dünya ve Türk tarihi pek çok sefer ispat etmiştir.
Kıbrıs’ta devlet statüsü üzerinde duralım. Acaba, yukarıda belirttiğimiz millî hedefler, hangi siyasî statü içinde gerçekleşebilir veya gerçekleşme imkânlarına kavuşur.
Statü meselesine girmeden, şunu belirtelim. Kıbrıs Türkleri azınlıktır. Ama, Ada tarihen Türk’tür. Türk toprağıdır. Bu yüzden, azınlık yabancı işgalci kuvvetlere karşı, bağımsızlık savaşına giren Mısır, Hindistan, Cezayir gibi ülkeler halkının kavgasına asla benzemez. Bu yüzden “bağımsızlık” sözünün ütopisine kapılmış yeni devletlere, durum, dikkatle anlatılmalıdır. Bir bakıma Kıbrıs Türkleri; katliamla azaltılmış ve baskı altına alınmış Habeşistan baskısı altındaki Eritre; Filipinler’de Hıristiyan çoğunluğa dayanan diktanın vahşeti altındaki Filipin Müslümanlarının durumuna benzer. Türk dış politikasının, Hıristiyan baskısı ve tehdidi altında bulunan bu gibi Afrika ülkelerine de davamızı anlatması, son derece önemlidir.
Bir milletin veya uzvunun, yabancı hâkimiyetinden kurtulmasının takip ettiği hareket şöyledir:
Muhtemel Kıbrıs Statüleri
1. Yabancı devlet hâkimiyetinde “vatandaşlık” haklarına kavuşma. (Meselâ, Yunanistan’da Türkler fiilen insan ve vatandaş haklarından mahrumdur.)
2. Yabancı devlet hâkimiyetinde bir cemaat oluş ve istisnai garantilere kavuşma. (Osmanlı toplum statüsünde Yahudi, Rum cemaatleri ve onlara tanınan imtiyazlar.)
3. Yabancı devlete tâbi, “özerklik” idareleri.
4. Yabancı devlette, “federe” bir devlet haline geliş.
5. Bağımsız devlet. (Adanın bağımsız devleti değil, Kıbrıs Türklerinin bağımsız devleti)
Bunların, bir milletin veya uzvunun kurtuluş hareketi olarak, sırasıyla takibi zarurî merhaleler olmadığını hatırlatalım. Bunlar, şimdiye kadar yapılmış millî kurtuluş hareketleri safhalarının mantıkî sıralanışıdır. Ve hatırlatmak gerekir ki, Kıbrıs Türkleri 1964’lerden bu yana, fiilen, Adada insan ve vatandaş haklarından mahrum edilmişlerdir. Hukukî statüleri 2. maddede belirttiğimiz imtiyazlı bir azlık (!) gibi görünmekte ise de fiilen durum yürekler acısı olmuştur.
Yukarıda zikrettiğimiz beş statü, bir devlet içinde farklı bir toplumun kurtuluş hareketinin safhalarına uygun düşen statülerdir. Kıbrıs Adası açısından bakılınca, şu üç statü ortaya çıkar:
1. Bağımsız Kıbrıs (Kıbrıs Devleti)
2. Adada iki devlet
3. Adanın Türkiye tarafından İlhakı
Bu zikrettiğimiz statülerden hangisi, Türkiye’nin Kıbrıs hedefini gerçekleştirmeye elverişlidir? Hangileri elverişsizdir?
Bunun münakaşasını, aşağıda yapacağız. Bu statülerden hangileri, millî hedeflerimizi gerçekleştirmeye engeldir? Ayrıca, milli hedeflerimizi gerçekleştirme harekâtında hangi güçleri karşımızda bulacağız? Bunları tahkik edersek, millî hedeflerimizin pratik olarak, bugün, hangi statü içinde gerçekleşebileceğini ortaya çıkarmış oluruz.
Önce engellerden bahsedelim.
1. Yunanistan ve Kıbrıs Hedefleri
Yunanistan’ın Kıbrıs hedefi, Kıbrıs’ın ilhakıdır. Tarihî Elen genişleme siyaseti, Mora ayaklanmasından beri, yayılma metodunu hiçbir şekilde değiştirmeksizin uygulamış bulunuyor. Önce ilhak edilmek istenen Türk ilinde çete savaşlarına girilmiş, o bölgedeki Türk nüfusu göçe mecbur bırakılmış, katliamlar ve değişik baskı yöntemlerini uygulayarak Türkleri azınlık haline getirmişlerdir. Çoğunluk güç kullanarak temin edildikten sonra, o bölgede “bağımsız” veya “özerk” bir devlet kurulur (Girit gibi). Bu aşamalardan sonra, o bölgenin Yunanistan’a ilhakı, bir an meselesi olmuştur.
Napolyon Bonaparte’ın Türkiye sefiri olan General Sebastiyani’nin Napolyon’a gönderdiği raporlara göre, bugünkü Yunanistan’da, bundan bir buçuk asırdan biraz fazla bir süre önce Rumlar azınlıkta, Müslümanlar ve Türkler çoğunlukta idiler. Demek ki, 200 sene önce, Yunanistan’ın bugün hâkim bulunduğu bu topraklarda büyük bir Türk çoğunluğu vardı. Ne olmuştur bu nüfus? Katledilerek, Rumlaştırılarak ve bir kısmı da Türkiye’ye göçe zorlanarak, bölgedeki Türk çoğunluğu bir “azınlık” haline getirilmiştir. Kıbrıs’ta Yunan yayılma siyaseti, aynı metodu uygulamıştır. Esas amaçları, Enosis’tir. Enosis’e götüren en emin siyasî statü ise, Bağımsız Kıbrıs’tır (Kıbrıs Devleti). Çünkü, halen Kıbrıs’ta vahşet ve terör kullanılarak oluşturulmuş bir Rum çoğunluğu vardır. Kıbrıs Devleti’nin dayanacağı asıl kitle, işte bu Rum kitlesi olacaktır. Bağımsızlık maskesi altında Rum çoğunluğunun hâkim bulunduğu bir Elen diktatörlüğü, dünya şartları elverişli olduğu ve Türkiye gaflete düştüğü an, Kıbrıs Adası’nı Yunanistan’a ilhak edivermekte gecikmeyecektir.
Grivas çetecileri, 1960 öncesinde giriştikleri katliama rağmen Enosis’i gerçekleştiremeyince, Londra-Zürih anlaşmalarında “Kıbrıs Devleti” tezinde karar kıldılar. Yeni Enosis hazırlığı da Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücü karşısında tutunamadı, Anlaşma masalarında Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarının tezi, “Bağımsız Kıbrıs” olmuştur.
2. Amerika – İngiltere’nin Kıbrıs’ta Emelleri
İngiltere ve Amerika, birer deniz devletidir. İngiltere’nin dünya ölçüsünde eski gücünü yitirmesinden doğan boşluk, Amerika tarafından doldurulmaktadır. İşte bu iki gerçek, İngiltere ve Amerika'nın müşterek menfaatlerini gösterdiği gibi, ihtilâf konularını da gösterir.
Bir deniz devleti (sanayileşmiş bir ülke) olan İngiltere, eski sömürgeleri (Güney Doğu Asya, Güney Asya, Güney Afrika, Ortadoğu) ile ekonomik münasebetlerini devam ettirmeye mecbur- dur. Bu bakımdan, pek az ülke İngiltere’ye benzer. Bütün varlığını dünya deniz ticaretine borçlu olan bir İngiltere vardır. İşte bu sebeptendir ki, İngiltere’nin bütün siyasetinin esasını, deniz yollarının -sömürgeleriyle bağlantı hatlarının- emniyetini tesis etmek teşkil etmiştir. Bu yüzden, İngiltere, kuvvetli bir deniz filosu mey- dana getirmiştir. Ve başka bir devletin kendi deniz gücüne denk olmasını, felâket saymıştır. Ama, İngiltere, artık, on sekizinci ve on dokuzuncu asırların rakipsiz deniz gücü değildir.
Bilindiği gibi, İngiltere’yi eski sömürgelerine bağlayan en kısa yol, Aden - Süveyş - Cebeli Tarık yoludur. Bu yolun İngiltere ve Avrupa için önemi, son derece büyüktür. Aden, Süveyş Kanalı ve Malta, şimdi İngiltere’nin elinde değil. Ama Cebeli Tarık ve Kıbrıs’ta üsleri var. Bu, Akdeniz yolunun son derece önemli iki noktası.
Ayrıca, Ortadoğu petrollerinin bilinen önemi, Doğu Akdeniz'in ehemmiyetini artırmaktadır. Hiçbir Batı devleti, ne bu ticaret yolundan, ne de petrol zenginliğinden vazgeçebilir. Hele, bu bölgenin Rusya’nın nüfuzu altına düşmesine, asla razı olamaz.
İngiltere, şimdiye kadar bu rotadaki menfaatini, üsleriyle sağladı. Üs siyaseti, genel olarak, ülkesinde üs vermeyi kabul eden ülkenin hâkimiyet haklarına aykırı düşmez. Ve üssün devamı, o ülkede, üs sahibi ülkeye “dost” bir yönetimin varlığına bağlı bulunur.
Bugünkü şartlarda İngiltere, Kıbrıs üslerini elde tutabilmek için elverişli statü olarak, “Kıbrıs Devleti” statüsünü düşünüyor. Ancak, kendisi için pek elverişli bu statü içinde dahi menfaatini sağlayabilmesi için, zamana ihtiyacı vardır. Çünkü Kıbrıs Devleti (Bağımsız Kıbrıs), fiilî bir Rum çoğunluk idaresi olacaktır. Bugün Ada Rumları Enosis temayülündedir. Bu yüzden İngiltere, Ada’da üslerin devamını sağlayabilmek için, Kıbrıs’ta ve belki de Yunanistan da, bir seri operasyona girişmek mecburiyetinde kalacaktır. Bunu yapmazsa ya Amerika ile anlaşacak yahut üslerine veda edecektir.
İngiltere, bağımsızlık statüsü içinde Makarios zihniyetinde bir yönetim isteyecektir. Amerika ise, kendisine taraftar bir Rum yönetici kitlesi arayacaktır. İki kesimlilik anlamına gelen tezler ise ne İngiltere’nin, ne de Amerika’nın tezi olamaz. İki taraf için de, bu, Ada’da rakip üslere razı olmak veya üsleri kaybetmek demektir. Özetle ne İngiltere ne de Amerika, “Bağımsız Kıbrıs” tezi dışında bir teze iltifat etmez görünmektedirler.
Ayrıca şunu belirtelim. Cenevre Konferansı’na, Kıbrıs meselesini müzakere etmek üzere üç devlet katılmaktadır. Türkiye, İngiltere ve Yunanistan. Son derece manidardır bu. Mesele, Akdeniz’de gücü bulunan Amerika ve Rusya’nın inisiyatifinden çekilip alınmıştır. Bu İngiltere için bir başarı sayılabilir.
3. Rusya ve Kıbrıs Hedefi
Rusya, 1860’lardan itibaren Akdeniz ve Hint Denizi’ne inmeyi büyük ölçüde başarmış bulunuyor... Bu deniz kıyılarında, Rusya’ya bitişik limanlar henüz yoktur. Ama, Akdeniz ve Hint Denizi’nde büyük bir deniz gücü bulunmaktadır. Ayrıca, Rusya sempatizanı birtakım Afrika, Ortadoğu ülkelerinde üslere sahiptir. Bu ülkelerden Mısır, son zamanlarda Amerikan tesirine kaymıştır.
İngiliz-Amerikan menfaatlerini açıklarken belirttiğimiz gibi, Akdeniz ticaret yolunu ve Ortadoğu petrollerini kontrol imkânını, Rusya’nın ele geçirmesi, Batı için korkunç bir son olabilir.
Kıbrıs meselesi, Rusya’ya bu yönde teşebbüslere girmek imkânını bahşediyor. Nitekim Rusya, Arap-İsrail ihtilâfından pek aşikâr bir şekilde istifade etmek imkânını bulmuştur. Bütün müşahedeler, Arap-İsrail ihtilâfı ile, Ortadoğu’ya Rus nüfuzu sızması arasında mevcut ilgiyi göstermektedir.
Özet olarak Rusya, Kıbrıs’ı bir Akdeniz Küba’sı haline getir- meyi istemektedir. Bu amaca yönelmiş Rus politikasının ilk merhalesi, Kıbrıs’taki Batı nüfuzuna darbe indirmektir. Askeri bakımdan bunun anlamı, üslerden arınmış Kıbrıs’tır. Siyasî statü olarak bu, “Bağımsız Kıbrıs Devleti” ve “Demokrasi” demektir. Rusya, bu tezlerden asla vazgeçemez. 1920’den beri Rusya’nın, kapitalist blok hâkimiyeti altındaki ülkeler için sloganı, “Bağımsızlık ve Demokrasi” olmuştur. Elbette bu bağımsızlık ve demokrasi, Rusya nüfuzuna dahil ediliş için bir aşama olarak düşünülmektedir. Böylece, millî kurtuluş mücadeleleri izole edilmekte, şartlandırılmakta, Sovyet sosyalizmi için bir basamak haline getirilmektedir.
4. İsrail ve Kıbrıs Hedefi
Kendisine yönelecek muhtemel tehditler karşısında Kıbrıs, İsrail için hayatî bir önem taşıyacaktır. Arapların kalkınma temposunun artması ölçüsünde, İsrail’in dış kuvvetlere ihtiyacı artacaktır. Bu yüzden Kıbrıs, İsrail’e askerî destek vazifesi görecek bir Batı devletinin nüfuzunda olmalıdır. Bu güç de bugünkü şartlarda Amerika’dır. İsrail Devleti’ni koruma garantisi vermiş bulunan Amerika. Bu yüzden, İsrail-Kıbrıs münasebetleri, genel hatları itibariyle, Amerika-Kıbrıs münasebetlerine benzer.
5. Ortadoğu Arap Devletleri ve Kıbrıs Hedefleri
Bu devletler için, dış politikalarının, hatta bütün politikalarının temel hedefi Filistin meselesidir. Daha farklı bakış açılarına sahip olmaları da beklenemez. Kıbrıs’ta, İsrail’e askerî bakımdan bir destek noktası hizmeti görecek yabancı üsleri istemezler. Hele NATO üssü gibi bir ihtimali, korkunç bulurlar. Bu menfaatlerini en iyi şekilde ifade eden siyasî statü, “Bağımsız Kıbrıs” olabilir. Kıbrıs Türklerinin, kendileri gibi Müslüman olmasına, Kıbrıs’ta yok edilen kültürün İslâm kültürü olmasına rağmen, olaya “din kardeşliği açısından bakmazlar. Millî menfaatleri açısından bakarlar. Libya gibi sevindirici istisnalara rağmen, Ortadoğu Arap siyasî iktidarları açısından, durum budur. Bu yüzden, Kıbrıs Türklerinin kanlı katili Makarios’a Çekoslovak silahları gönderen bir nasyonalist Nasır ile, İslâm dinine bağlı olmakla öğünen Suudi Arabistan Emareti, aynı endişeleri paylaşıvermektedir.
Onların da tezi, “üslerden arınmış bağımsız bir Kıbrıs” olabilir.
Yabancı Tezlerin Özetlenmesi
Özetleyecek olursak, Kıbrıs’ta Türkiye’nin temas halinde bulunduğu güçlerin farklı menfaatleri, “Bağımsız bir Kıbrıs”, varlığını işaretlemektedir. “Bağımsız Kıbrıs” sloganı, Kıbrıs Rum ekseriyetinin hâkim bulunduğu bir Kıbrıs devletinde;
a- Yunanistan için, Enosis’i sağlayacak bir Rum yönetimi,
b- Amerika için, Kıbrıs’ta NATO ve Amerikan üslerine razı olan Amerikancı bir Rum yönetimi -İsrail için de aynı hedef,
c- İngiltere için, İngiliz üslerini koruyan İngiliz sempatizanı -Makarios gibi- bir Rum iktidarı,
d- Rusya ve Ortadoğu devletleri için, üsleri tasfiye eden ve kendi hakimiyetlerinin ilk aşamasını oluşturacak olan bir Rum iktidarı demektir.
Demek ki, Türkiye'nin Kıbrıs stratejisi, bu güçleri ve onların hedeflerini göz önünde bulundurmak mecburiyetindedir.
Tezlerin Tahkiki ve Milli Tezin Aranışı
Başlangıçta zikrettiğimiz, Ada’nın siyasi statüsü, mümkün üç ihtimal üzerinde toplanır:
1. Kıbrıs’ta bir tek devlet,
2. Kıbrıs’ta iki devlet,
3. Kıbrıs’ın tam olarak ilhakı.
Şimdi, millî hedeflerimizin, bu üç statü içinde ne ölçüde ger- çekleşebileceğini araştıralım.
Bağımsız Kıbrıs Tezinin Tahkiki
1. Bağımsız Kıbrıs’ta (Bir Kıbrıs devleti içinde) Türkiye’nin menfaatleri ne ölçüde gerçekleşebilir?
a. Teorik olarak, bir devlet, ancak, kaynaşmış, anlaşmış ve birleşmiş bir insan topluluğunun halk, millet (bir toplum şekli) var oluş ve bağımsızlık garantisidir. Bu yüzden, “Kıbrıs Devleti” hayali, yeryüzünün ender rastlanan garibelerindendir. Bir Kıbrıs Devleti vardır, ama bir Kıbrıs halkı, bir Kıbrıs milleti yoktur. İktidarların “Kıbrıs Halkı” tekerlemesini söyleyip durmaması gerekir. Ada’da, akıl almaz gafletimizin de yardımı ile suni bir şekilde çoğunluk haline getirilmiş Elen milletinin bir bölümü ile Türk Milletinin ayrılmaz bir parçası karşı karşıyadır. Türkiye hariciyesi, bir “Kıbrıs halkı” ve “Kıbrıs Devleti” iddialarının, korkunç gaflet eseri olduğunu unutmamalıdır.
b. “Kıbrıs Halkı”nın varlığını kabullenmek demek, bir asırlık Elen asimilasyon siyasetini ve Kıbrıs’ta Türklerin azınlık haline getirilişini, farkına varmadan kabul demektir. Bunun, Kıbrıs Türklerinin zavallı bir azınlık olduğunu, Türkiye tarafından tasdik ve ilân etmekten başka bir manası yoktur. Böyle bir yanlışlık, masa başında bize, Kıbrıs Türklerine kâğıt üzerinde kalacak, imtiyazlı bir azınlık hakları sağlayabilir. Başka bir şeye yaramaz. Bu hakların da, sadece kâğıt üzerinde kalmağa mahkûm bulunduğunu biliyoruz.
c. Bağımsız devlet, bir halkın bağımsız iradesinin ifadesi olarak, kendi kaderini tayin hakkının sonucudur. Bu kelimeler üzerinde iyice durmalıdır. İktidar “Bağımsız Kıbrıs”, “Demokrasi” sözlerinin pratik anlamının, Kıbrıs’ta, Kıbrıs Türklerini Elen çoğunluğunun diktasına sokmak olduğunu; “Kıbrıs Devleti”nin, Rum çoğunluğunun hâkimiyet aracı olmaktan başka hiçbir sonuç doğurmayacağını anlamak gerekir. Ada’ya veya Yunanistan’a demokrasi götürmek sözünün, nerelere kadar uzandığına, ne zaman dikkat edebileceğiz acaba?
d. Bağımsızlık, bir devletin doğuş statüsünün esası olarak, bir devleti başka devletlerin garantörlüğü (mandasını hatırlatır) veya belli şartlar altında bile olsa müdahale tehdidi ile asla bağdaştırılamaz. Nitekim Makarios, 1965’lerde müdahale hakkına, Birleşmiş Milletler kararı ile bir darbe indirebilmiştir. Ama bir devlet, devlet olarak doğduktan sonra ülkesinde, şu veya bu dev- lete üs verir veya vermez, işte İngiltere’nin avantajı buradadır. O, bir bağımsız devletle anlaşma yaparak, haklarını garantiye alabilir. Biz, “Kıbrıs’ın bağımsızlığı” ve “Kıbrıs’ın toprak bütünlüğü” der durursak, ne müdahale hakkımız, ne garantörlüğümüz ve ne de Kıbrıs Türklerine temin ettiğimizi sandığımız imtiyazlı azınlık statüsünü, müdafaa etmek imkânı olamaz.
e. Ayrı bir delil olarak, 55 yıllık Kıbrıs mücadeleleri tarihi, Türkiye’nin menfaatinin “Kıbrıs Devleti” statüsü içinde asla ger- çekleştirilemeyeceğini göstermiştir.
“Bağımsız Kıbrıs” tezi üzerinde duranlar, 1960’larda böyle bir statünün bulunduğunu hatırlamalıdır. Ve bu tezin, bizi, Türk askerinin Kıbrıs harekâtından önceki faciaya nasıl yaklaştırdığını unutmamalıdır.
“Bağımsız Kıbrıs” Sloganının Anlamı
Bütün bunlar gösteriyor ki, “Kıbrıs Devleti” gibi bir ucube formül içinde, millî menfaatlerimizi sağlamak, asla kabil değildir. Ve bu formül, Türk Milletinin değil, yabancı milletlerin menfaatlerinin ifadesidir.
Görülüyor ki, millî menfaatlerimizi “Kıbrıs Devleti” statüsü içinde savunmanın imkânı yoktur.
Ve bilhassa iktidar, iyice bilmelidir ki, “Bağımsız Kıbrıs” statüsü içinde temin edeceğimiz garantiler ne olursa olsun, bunlar kâğıt üzerinde kalır. Ve Kıbrıs Türklerinin yeni sıkıntıları, yeni katliamları ile büyüyen bir ENOSİS, mukadder bir akıbet olarak Kıbrıs’ı bekler. Bu noktaya, lütfen dikkat!
Kıbrıs Tezimiz
Öyleyse yapılacak olan nedir? Aşikâr olan bir gerçek vardır. O da Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk halkının menfaatleri ancak, tarihten ve coğrafyadan gelen bir Türk toprağı olan Kıbrıs’ın savunulması, sadece Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlük hakkını sağlayan Garanti ve İttifak Antlaşmalarının aynen devamı ile sağlanabileceğidir. Türk milleti, güvenlik, barış, huzur ve istikrar içinde yaşamak istiyorsa, mutlaka bu menhus Elen ablukasını yırtıp atmalıdır.
Bugün, Türk askeri Kıbrıs’tadır. Ve önemli bir güçtür. Rahmetli Ecevit’in sözleri arasında dikkate şayan, zikre değer tespit, 1974’ten itibaren Kıbrıs’ta yepyeni bir durumun mevcut olduğudur. Bu yepyeni durum, eski Kıbrıs statüsüne dönmeye asla imkân vermez. Olaylar, Kıbrıs Türklerinin tek garantisinin Ada’da, Türkiye ile serbest bağlantısı olmak kaydıyla Türk askeri olduğunu gösterdi.
Ne Birleşmiş Milletler askerî gücü, ne de Kıbrıs Anayasası, müessir bir garanti değildir. Aksine bunlar, Türklerin varlığını tehdide yaramıştır.
Bu mütalaalardan sonra, Kıbrıs tezimizi özetleyelim:
1- “Kıbrıs Devleti”, “Bağımsızlık” ve “Kıbrıs Halkı” tezlerini, Türk hariciyesi asla ağzına almamalıdır. Ve “Bağımsız Kıbrıs” statüsü içinde ne Türkiye’nin, ne de Kıbrıs Türklerinin menfaatini sağlayamayacağını hiçbir zaman unutmamalıdır. Bu yol, intihar manasına gelen bir çıkmazdır.
2- Türk askeri, Kıbrıs’tan hiçbir şart altında asla çekilmemelidir. Özellikle Girne-Lefkoşe şeridi, asla terk edilmemeli ve Kıbrıs’ın anavatanla bağlantısı garanti altına alınmalıdır. Aksi takdirde, Kıbrıs’ta kazanılan ve Türkiye’nin sayısız fedakârlığı ile gerçekleştirilen askerî zaferin manası kalmaz.
3- Kıbrıs’ta, ilhakın iki merhalesi olan ve fiilen gerçekleşme başlangıcında bulunan “Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” veya “taksim”, süratle gerçekleştirilmelidir.
4- İster “Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”, isterse “taksim” hedefi gerçekleştirilsin, bu fiilî durumu hukukileştirecek olan devletlerarası anlaşmada, Kıbrıs’ta elde edilen kazanmaların hiçbirisinin feragatine dair hiçbir kayıt bulunmamalıdır.
Türkiye’nin, bu maddelerle özetlenenlere aykırı bir tezi benimsemesi, asla düşünülmemelidir.
Kıbrıs Davası Sağlıklı ve Kalıcı Bir Çözüme Nasıl Kavuşabilir?
Kıbrıs tezinin esası “Yaşasın Bağımsız Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir. Türkiye, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımalı, gereklerine uymalı, cumhuriyetin tanınmasına da çalışmalıdır.
Rumlarla federasyon gibi tezleri askıya almalıdır. Kıbrıs Türklerinin Rumlarla eşit haklara sahip ve bağımsız oldukları kabul edilmeden hiçbir ilerleme sağlanamaz. Böylesine yanlış bir temel üzerine ne sulh kurulabilir ne de Kıbrıs’ta ortak bir devlet oluşturulabilir.
Kendimizi aldatmayalım. Türkiye Kıbrıs üzerinde Yunanların oynadığı ve Amerika’nın da ta Kıbrıs Barış Harekâtından bu yana direkt veya endirekt olarak katılmak istediği oyunda daima Rumların tarafını tutmuş bulunuyor.
Birleşmiş Milletlerin hakkı olmadığı halde, aldığı Kıbrıs konusu ile ilgili bir yığın karar, sorumsuzluğun bir örneğidir. Kıbrıs Barış Harekâtından Kıbrıs’ın statüsüne kadar aldığı bütün kararlar Türkiye’nin aleyhinde. Bu kararları yok sayarak, görmezden gelerek bir sonuç elde edemezsiniz.
Kıbrıs’ın Rumlar tarafından Avrupa Birliğine tam üyelik sıfatıyla bağlanması ise, Türkiye’ye aradığı fırsatı sağlamış görünüyor. Kıbrıs Türkünün bağımsızlığının Türkiye’nin garantisinde olduğunu dünyaya ilan etmeliyiz.
Türkiye Cumhuriyeti, Antlaşmalarla Kıbrıs’ta garanti hakkını elinde tutan, olayı yakından takip etmek mecburiyetinde olan bir devlettir, olayın içindedir. Yüce Meclis, iktidarı, ana muhalefeti ve mecliste temsil edilen tüm parti liderlerini görevi üstlenmeleri gerekmektedir. Kıbrıs konusunda Meclis bir milli politika tayin ve tespit etmelidir.
Uzun yıllardan beri Kıbrıs’ın ve benzeri konularımızın milletlerarası platformlarda ağır bir Batı baskısı altında cereyan eden müzakereler sebebiyle maalesef Türkiye’nin menfaatlerine uygun sonuçlar istihsal etmek son derece zor olmuştur.
1974 Öncesine Dönüş Asla Mümkün Olamaz!
Kıbrıs konusuyla ilgili olarak görüşlerimizi, milli bir politikanın tespit ve tayinine yardımcı olmak üzere ifade etmeye çalışıyoruz:
1- Toprak, anayasa ve hürriyetler, göçmenler meselesi hiçbir şekilde Türkiye’yi 1974 öncesi felaketli Kıbrıs ortamına götürmemelidir. Türkiye için, Kıbrıs Türkleri için 1974 öncesine dönüş asla mümkün olamaz.
2- Londra ve Zürih antlaşmalarıyla doğan haklarımız sürekli olarak saklı kalacaktır. Hiçbir platformda bu hakların münakaşasını kabul edemeyiz. Türkiye’nin garantörlüğünü, Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki haklarını hiçbir şekilde müzakere ettirmeyiz.
3- Kıbrıs konusunda toprak, anayasa, göçmenler, haklar ve benzeri konular hiçbir şekilde ayrı ayrı paketler halinde ele alınmamalıdır. Bunlar bir küldür, bütündür.
Yüce meclis, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Galinin istifasını istemelidir ve güvenlik konseyinin üyelerinin yanlış tutumlarının düzeltilmesini talep etmelidir.
Kıbrıs'ta Bağımsızlık İçin Harekete Geçmeliyiz
“Bağımsız Kıbrıs Türk Devleti” tezi artık gündemde olmalıdır. Kıbrıs’ta bir federasyonun yaşamasının fevkalade zor, suni bir çözüm olduğu ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan, yıllar önce bu konuda görüşlerini ifade etmiş bir dava adamı olarak, bir vatandaş olarak Türkiye’de federatif tezin artık geçerli olmadığını ve bağımsız “Kıbrıs Türk Devleti” tezinin geçerli olması lazım geldiğini, 74 harekâtını gerçekleştirmiş olmasına rağmen 90’ların ortalarına kadar Enosis gerçeklerini fark edemeyen rahmetli Ecevit’in bile ifade etmesi, Türkiye’de bir milli mutabakatın zeminin hasıl olmaya başladığını göstermiş olması bakımından önemlidir.
Bu milli mutabakat istikametinde tüm iktidarların ve mecliste bulunan tüm partilerin ciddi ve samimi gayretler içinde olacaklarına inanıyorum ve bugün Türkiye’nin hedefi bağımsız Kıbrıs Türk Devleti olmalıdır.
Toplam Okunma Sayısı : 273