YENİDEN KIBRIS CEPHESİ

YENİDEN KIBRIS CEPHESİ

Kıbrıs, tarih boyunca stratejik konumu nedeniyle büyük güçlerin ilgisini çekmiştir. Doğu Akdeniz'in merkezinde yer alan ada, Osmanlı İmparatorluğu döneminden itibaren Türkiye için hayati bir jeopolitik unsur olmuştur. Büyük acıların yaşandığı Kıbrıs’ta 1974 Barış Harekatı sonrasında KKTC kurulmuştur. Ancak son dönemde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin (GKRY) ABD ve İsrail ile geliştirdiği askeri ve siyasi iş birlikleri, adanın yeniden çok boyutlu bir güvenlik sorununa dönüşmesine neden olmuştur.

ABD-İsrail-GKRY Ekseni ve Kürtler Üzerinden Türkiye'ye Yönelik Hamleler

ABD'nin bölge politikaları, son yıllarda İsrail ile olan askeri koordinasyonu artırarak, GKRY'yi de kapsayan yeni bir güvenlik doktrini oluşturmuştur. Bu bağlamda, Özellikle İsrail'in Kıbrıs'taki üsleri aktif olarak kullanmaya başlaması, GKRY'ye sağlanan askeri destekler ve ABD'nin Kürt grupları üzerinden Türkiye'ye baskı oluşturma politikaları, yeni bir tehdit dengesinin ortaya çıktığını göstermektedir.

Suriye'deki son gelişmeler, yeni kurulacak yönetimin Türkiye'ye daha yakın bir politika izlemesi beklentisini beraberinde getirirken, ABD ve İsrail'in Türkiye'yi dengelemek amacıyla PKK/PYD unsurlarını desteklemeye devam ettiği görülmektedir. Bu destek, sadece kara unsurları ile sınırlı kalmamakta, Kıbrıs'a yerleştirilen askeri sistemlerle de bütünlenmektedir.

GKRY'deki Askeri Yığınak ve İsrail'in Rolü

GKRY, son yıllarda askeri kapasitesini artırma yoluna gitmiş, Özellikle İsrail ile askeri iş birliklerini genişletmiştir. İsrail, Kıbrıs'ta hava ve deniz üsleri edinerek Doğu Akdeniz'deki askeri etkinliğini genişletmekte ve Türkiye'nin bölgedeki hareket alanını kısıtlamaktadır. GKRY Savunma Bakanı Vasilis Palmas'ın açıklamalarında vurguladığı üzere, İsrail'in ada üzerinde etkinlik kazanması ve ABD ile ortak çalışmalara hız vermesi, Türkiye'yi çok yönlü bir tehdit ile karşı karşıya bırakmaktadır.

KKTC'de İsrail ve Yabancı Sermayenin Artan Mülk Edinimi

Son yıllarda İsrailli firmalar ve yabancı sermaye KKTC'de büyük çaplı arazi ve mülk alımları gerçekleştirmiş, KKTC'nin demografik yapısını ve ekonomik kontrol mekanizmasını dönüştürmeye yönelik hamleler yapmıştır. Her ne kadar mülk alımına yasal sınırlama getirilmiş ise de hileli yollarla bu stratejiye devam edilmektedir. Türkiye'nin bölgede sınırlı kalması, GKRY'nin stratejik hamlelerine karşı daha pasif bir pozisyonda bulunması, ilerleyen dönemlerde KKTC'nin kontrol dengesinin değişmesine yol açabilir.

BM’nin Tek Taraflı Tutumu

BM her zamanki gibi muhatap olarak GKRY’ni tanımakta ısrar ediyor. Yıllardır bağımsız bir devleti kabul etmemekte direnmek elbetteki hukuk, akıl, bilim ve insafla izah edilebilir bir şey değil. Daha da ötesi adadaki barış gücünün süresini uzatırken KKTC’den asla onay almaması ve gündemden bile çıkmış önerilere atıfta bulunulması ise tam bir kendin çal kendin oyna örneği. Halbuki bizzat BM’nin kararlarına göre Kıbrıs Türk toplumunun kendi kaderini tayin hakkı (self-determination) hakkı vardır. Bir halkın, kendi siyasi statüsünü ve yönetim şeklini belirleme hakkı, insan hakları ve uluslararası hukuk belgelerinde tanınan temel prensiplerden biridir. Kıbrıs Türk halkının 1960’lı yıllardan itibaren maruz kaldığı çeşitli şiddet olayları, siyasi baskılar ve izolasyon; Kıbrıs Türklerinin kendi güvenliklerini sağlamak ve kendi iradeleriyle yönetilmek istemelerinin en temel ve yeterli gerekçeleridir.

 

Uluslararası hukuktaki Montevideo Sözleşmesi’ne göre bir devletin varlığı, şu dört unsuru sağlamasıyla bağlantılıdır: Kalıcı nüfus, belirli bir toprak, hükümet ve diğer devletlerle ilişkiye girme kapasitesi. KKTC’nin kendine ait kurumları, toprak sınırları, nüfusu ve işleyen bir yönetimi vardır. Ayrıca KKTC, başta Türkiye olmak üzere kimi uluslararası aktörlerle doğrudan veya dolaylı ilişkiler yürütmektedir.

 

BM Barış Gücü (UNFICYP), 1964 yılında Ada’daki toplumsal çatışmaları yatıştırmak ve “düzen ve kamu güvenliğini sağlamak” amacıyla konuşlandırılmıştır. 1974 ve sonrası dönemde ise fiilî olarak iki bölgeye ayrılan Ada’da, BM Gücü ara bölgede (Yeşil Hat) görevini sürdürmektedir. Uluslararası hukukta bir barış gücünün konuşlandırılması için, o toprakta egemen sayılan yönetim(ler)in rızasının alınması gerektiği yönünde genel bir ilke bulunmaktadır. Ancak BM, Ada’nın “tek yasal hükümeti” olarak Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni (GKRY) kabul ettiğinden, Barış Gücü’nün görev süresi uzatılırken resmi onayı yalnızca GKRY’den almaktadır.


BM öncülüğünde gündeme gelen, Doruk Anlaşmalarından Annan Planı’na tüm tartışmalar Ada’da “iki toplumlu, iki kesimli” bir federasyon modelini öngörmüştür. Dünyanın her yerinde federatif yapıyı savunma eğiliminin BM’de veto hakkına sahip 5 emperyalist gücün dünyayı kolay yönetme algısına dayandığı açıktır.


Doğu Akdeniz'de Türkiye'yi Bekleyen Riskler ve Kıbrıs Cephesi

Doğu Akdeniz'de enerji yatakları ve deniz yetki alanlarının belirlenmesi, Türkiye için hayati önem arz etmektedir. GKRY'nin Mısır, Yunanistan ve İsrail ile ortak enerji projelerine imza atması, Türkiye'nin bölgedeki haklarını göz ardı eden bir düzlem oluşturmuştur. Kıbrıs'la olan bağların zayıflaması, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de sınırlanmasına ve bölge dengesinin Türkiye aleyhine değişmesine neden olabilir.

Sonuç: Türkiye İçin Yeni Bir Kıbrıs Stratejisi Şart

Kıbrıs, Türkiye'nin gelecekteki jeopolitik pozisyonunu belirleyecek en kritik cephelerden biri haline gelmiştir. ABD'nin İsrail ile birlikte GKRY'yi bir askeri ve stratejik merkez haline getirmesi, PKK/PYD gibi unsurlarla birlikte Türkiye'ye yönelik planlamalar yapması, KKTC'de giderek artan yabancı mülk edinimleri ve ekonomik hamleler, Türkiye'nin aktif bir Kıbrıs politikası belirlemesini zorunlu kılmaktadır.

Türkiye'nin, Kıbrıs'taki varlığını güçlendirmek, KKTC'nin siyasi ve ekonomik bağımsızlığını perçinlemek ve Doğu Akdeniz'deki hak ve menfaatlerini korumak adına yeni bir strateji belirlemesi elzemdir. Bu noktada, KKTC'nin Türkiye ile birleşmesi ve tek bir devlet olması gerekliliği de önemli bir alternatif olarak değerlendirilmelidir. Böyle bir birleşme, uluslararası hukuki prosedürler çerçevesinde gerçekleştirilmeli, Türkiye ve KKTC arasında sıkı bir diplomatik süreç işletilmelidir. Birleşme süreci öncesinde:

·       Garantörlük Anlaşmalarının Güncellenmesi: 1960 Londra ve Zürih Anlaşmaları çerçevesinde Türkiye'nin garantörlük hakları göz önünde bulundurulmalı ve KKTC'nin Türkiye ile entegrasyonu için hukuki zeminin güçlendirilmesi sağlanmalıdır.

·       Uluslararası Tanıma Süreci: Türkiye, diplomatik ilişkilerini kullanarak KKTC'nin egemenliğini tanıtmalı ve Birleşmiş Milletler nezdinde birleşme sürecini meşru kılacak girişimlerde bulunmalıdır.

·       Ekonomik ve Siyasi Hazırlık: KKTC'nin Türkiye ile entegrasyonu sürecinde ekonomik ve siyasi altyapının güçlendirilmesi, kurumsal uyumun sağlanması gerekmektedir.

Aksi halde, bölgede oluşturulan yeni dengenin Türkiye aleyhine dönüşmesi, sadece Kıbrıs'ta değil, bütün Doğu Akdeniz'de etkisini gösterecektir. Kıbrıs, Türkiye için sadece tarihi bir miras değil, aynı zamanda gelecekteki jeopolitik bağımsızlığının anahtarıdır.

Toplam Okunma Sayısı : 834